ÖLÜMÜ HATIRLAYAN İNSAN KENDİNİ DÜZELTMELİDİR
Değerli okuyucularımız
İnsan, çoğu zaman ölümü başkalarına yakıştırır. Cenazelerden dönerken “sıra bana gelmedi” rahatlığıyla yaşar; sanki ölüm hep bir başkasının kapısını çalacakmış gibi davranır. Oysa ölüm, yaşlıya ne kadar yakınsa gence de o kadar yakındır. Nice planlar, nice “yarınlar” bir anda yarım kalmış; nice sözler söylenemeden, nice tövbeler ertelenirken vakit dolmuştur. Kefen, ne zenginliği tanır ne gençliği ne de makamı. Ölüm, herkesi susturan tek gerçektir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kabristanın yanından geçerken durur ve şöyle buyurur:
“Keşke siz, bildiğim şeyleri bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Müslim)
Bu söz, insanın gafletine indirilen sert ama şefkatli bir uyarıdır. Çünkü ölüm, insanın ne kadar hazırlıklı olduğunu açığa çıkarır; süslenmiş hayatların ardındaki hakikati ortaya serer.
Düşünmek gerekir: Eğer bu gece son gece olsaydı, kime hakkımız geçmiş olurdu? Kime özür borcumuz vardı? Hangi namazı ertelemiş, hangi iyiliği küçümsemiştik? Ölüm bu soruları sormaz; cevaplarıyla birlikte insanı yakalar.
Ölümü hatırlayan insan, günahı hafife alamaz. “Nasıl olsa sonra tövbe ederim” diyemez. Çünkü son nefesin garantisi yoktur. İşte bu bilinç, insanı haramlardan uzaklaştırır, helale yaklaştırır. Kalbi sertleştiren dünya sevgisi, mezar başında anlamını yitirir; geriye yalnızca ameller kalır.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizî)
Çünkü ölümü hatırlamak, insanın heveslerini törpüler, nefsini susturur ve kalbi hakikate açar. Ölümü düşünen insan, sözlerine dikkat eder; kırdığı kalplerin, incittiği gönüllerin hesabını vereceğini bilir. Bugün kolayca söylenen bir sözün, yarın ağır bir yük olabileceğini fark eder.
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.” (Tirmizî)
Demek ki gerçek akıl, dünyayı sadece tüketmekte değil; dünyada nasıl yaşadığını sorgulamakta gizlidir.
Ölümü hatırlayan insan kibirlenmez. Çünkü toprakla son bulacak bir bedenin geçici üstünlüklerine aldanmaz. Malı, makamı, şöhreti kalıcı sanmaz. Bilir ki bir gün herkes, eşit bir sessizlikte toplanacaktır. Bu idrak, insanı tevazuya, merhamete ve adalete yöneltir.
Hasan-ı Basrî (rahimehullah) şöyle der:
“Ey Âdemoğlu! Sen günlerden ibaretsin. Bir gün gitti mi, bir parçan da gitmiş olur.”
Bu söz, zamanın geri gelmeyeceğini haykırır. Giden gün, giden fırsattır.
Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat açıkça bildirilir:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)
Bu ayet korkutmak için değil; uyandırmak içindir. Çünkü uyanan kalp, yanlış yoldan dönebilir.
Ölümü hatırlamak karamsarlık değildir. Aksine, hayatı anlamlı kılar. İnsan, vaktin kıymetini ancak sonlu olduğunu bildiğinde anlar. Boş sözlerden, faydasız işlerden uzak durur. Geriye dönüp “keşke” dememek için bugününü güzelleştirmeye çalışır.
Sonuç olarak; ölümü hatırlayan insan kendini düzeltmek zorundadır. Çünkü ölüm, başkasının başına gelen uzak bir haber değil; her insanın yaklaştığı kesin bir duraktır. Ne mutlu o kişiye ki bu gerçeği unutmadan yaşar, kalbini arındırır, ahlakını güzelleştirir ve arkasında hayırla anılacak izler bırakır.
Ölümü hatırlamak hayatı kurtarır;
unutmak ise insanı en büyük gaflete sürükler.
Vesselam
Nevzat AKSOY







