YAŞAMSAL HÜZÜN
Ferruh SİDAR
Uluslararası ilişkilerin o süslü, diplomatik perdelerini söküp atmanın vakti çoktan
geçti. Karşımızda duran küresel tablo, şık salonlarda yapılmış ve zaman zaman
tekrarlanan nostaljik paylaşımlarla bütünüyle çelişiyor artık. Gücü yetenin istediği
coğrafyayı yuttuğu; kuralsız, barbar ve açıkça ;kapanın elinde kalan; bir cehennemi
prova ediyoruz şimdilerde.
Vladimir Putin, Şi Cinping ve Donald Trump gibi popülist, narsist liderlerin ve onları
taşıyan heybetli kara atların terkisine yapışmış, otoriter ruh ikizlerinin dünyayı
sürüklediği yer tam olarak mahşer alanıdır. Biri çıkıp uluslararası hukuku çiğneyerek
komşusunun topraklarını postallarıyla çiğniyor, diğeri denizleri yapay adalarla kuşatıp
namlularını uzatıyor, bir başkası ise ekonomik ambargolarla milyonlarca insanı açlığa
mahkûm ediyor. İşin acı tarafı, son çeyrek yüzyılda bilgi bombardımanıyla analiz
yeteneğini bütünüyle yitirmiş, küresel krizlerle şoklanmış kitleler bu felaketi sadece
seyrediyor. Dahası, uyanamayacak kadar derin bir bilişsel felç yaşayan insanlık;
küresel ekonomik iflasın ya da her şeyi karanlığa gömecek bir siber savaşın
eşiğinde, adeta celladına aşık bir çaresizlikle bekleşiyor…
Yukarıdaki fotoğrafa duyduğum ilk hırçın öfkeyi en yumuşak haliyle geçmişte şöyle
aktarmıştım: “…Evrenin o sonsuz, zifiri karanlığında bir mücevher gibi parlayan bu
muhteşem gezegen, milyarlarca yıldır sessizce dönüyor. Ve doğa, her sabah
güneşini hiçbir ayrım yapmadan, adilce ve de cömertçe yaşamsal sofranın ortasına
bırakıyor. Ve fakat insan denen yaratık, on binlerce yıl geçmesine rağmen, bu
olağanüstü güzellikteki dünyada “giydirilen vasfına uygun olarak” kardeşçe, barış
içinde ve adil bir paylaşımla yaşamayı bir türlü beceremiyor…
Ortalama yetmiş seksen yıllık sınırlı bir ömre sıkışmış, biyolojik olarak son derece
kırılgan ve ölümlü bir varlık olan insanoğlu, sanki bu dünyada sonsuza dek
kalacakmış gibi sınırsız doyumsuzluk ve kibrin esiri ne yazık ki. En büyük trajedi de
burada başlıyor aslında: İnsanlık, zekasını ve teknolojisini açlığı bitirmek, acıları
dindirmek için değil; sırf bir diğerine üstünlük kurma uğruna üretiyor. Atomu
parçalamaktan kuantum bilgisayarlara, oradan da bugün tanrı gibi tapınmaya
başladığı yapay zekaya kadar tüm teknolojisini, diğerini yok etmek veya
köleleştirmek için seferber ediyor. İnsanı, kendi elleriyle yarattığı dijital “gözetlenebilir
çemberinde uyuşmuş” ve sığ aklının ürünü olan bu tür tanrılara bel bağlayan, aslında
bu gezegene dadanmış abartılı ve de zararlı varlıklar olarak düşünmek, iç yakıyor
doğrusu.
Sonuç olarak; uzaktan bakıldığında haşmetli görünen o muktedir liderler,
saraylarındaki güç sarhoşları ve dünyayı yöneten sermaye elitleri, aslında kendi
ölüm korkularını ve varoluşsal anlamsızlıklarını daha fazla güçle bastırmaya çalışan
zavallı figürlerdir. Onlar gidicidir elbette, fakat bu hoyratlığa incinip kırılan, insan
kalmakta direnen güzel ruhlu kimselerin ortak hüznü kalıcıdır. Dünyayı yaşanır hale
getirme güçleri bulunmasa da bu vahşi mekanizmanın içinde ;insan kalabilmek; en
büyük ve de en asil direniştir şüphesiz…
Ferruh SİDAR
24 Eylül 2026






