“Demokrasinin ayaklar altına alındığı bu utanç verici müdahaleyi unutmadığımızı, milli iradeye kasteden her türlü darbe ve vesayet anlayışına karşı durmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.”
Bu sözler TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un 27 Mayıs Darbesini kınamak için yayınladığı bildiriden alındı.
“Milletin oylarıyla iş başına gelen Başbakan Adnan Menderes ve hükümetinin, hukukun ve demokrasinin hilafına yargılanarak idam edilmeleri, halkımızın gönlünde derin yaralar açmıştır. Demokrasi ve hukukun ayaklar altına alındığı bu utanç verici müdahaleyi unutmadığımızı, milli iradeye kasteden her türlü darbe ve vesayet anlayışına karşı durmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.” sözleri de Kurtulmuş’un.
Şu sözler de 1,5 yıldır Silivri de hapsedilen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na ait;”
”Milli iradeye darbe ve milli irade hırsızlığı. Seçimle alamadığınız yeri hukuki müdahaleyle alıp belediyeye çökeceksiniz ve bunu da tebrik telefonlarıyla kutlayacaksınız. Seçilmiş belediye başkanlarımıza yaptığınız hukuk dışı operasyonların şablonu da aynı.”
Son olarak Üsküdar da yaşanılan olaylar bize ”Milli İrade ”nin anlamını ve önemini yeniden hatırlattı.
Bakınız ”Milli İrade” nasıl tanımlanıyor ?
MİLLİ İRADE NEDİR?
Öncelikle “milli irade” kavramının tarihsel, siyasal ve hukuksal geçmişini özetleyelim.
“Hâkimiyet” bugünkü dilde “egemenlik” kavramı ortaçağda, kendisinden daha üstün hiçbir güç tanımayan, “mutlak güç” anlamında kullanılıyordu. Bu güç Tanrısal köklere dayanıyor, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Tanrı’nındır” biçiminde özetleniyordu. Bu mutlak gücün de yeryüzünde Tanrı adına krallar tarafından kullanıldığı kabul ediliyordu.
Krala karşı çıkmak, Tanrı’nın gücüne ve varlığına karşı çıkmakla eşdeğerde tutuluyor; karşı çıkanlar ölümle cezalandırılıyordu.
AYDINLANMA FELSEFESİ
İktidarın kaynağını Tanrı’dan alan ve yüzyıllar süren bu düşünce, aydınlanma felsefesinin gelişmesiyle yıkıldı. Rönesans ve reform hareketi Avrupa’da yüzyıllar içinde gelişti, çok ağır bedeller ödenerek ve kan dökülerek Aydınlanma çağına ulaşıldı. Artık yalnızca inanan, biat eden değil, fakat düşünen ve olup biteni akıl terazisinde yargılayan insan ortaya çıkmıştı. Ardından, Tanrı’dan aldığı hâkimiyeti kullanan kral yerine üstün güç olarak “halk hâkimiyeti”, “halk egemenliği” kavramı gelişti.
Egemenlik milletin temsilcisi olarak seçimle işbaşına gelen meclisler tarafından kullanılmaya başlandı. Buna göre seçimle gelmiş parlamentolar milli egemenliği, milli iradeyi temsil ediyordu. Siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi, “milli irade kuramı” 1789 İhtilali’nin ürünüdür. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sloganının amacı da “egemenlik” tacını kralın başından alıp milletin başına koymaktır. (1)
Bu “milli irade” anlayışı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sürdü. Ancak, II. Dünya Savaşı’nın sonunda bu kuram da çöktü; Avrupa’nın en ileri toplumları Almanya ve İtalya’da yaşananlar, “milli irade” anlayışında temelden sarsıcı etkiler yarattı. Seçimle işbaşına gelen “milli irade” ilkesini kullanarak diktatörlüğe dönüştüren yönetimler anayasa hukukçularını, demokrasiye inanan siyaset bilimcileri derinden etkiledi.






