DÜNYAYA KUL OLAN, AHİRETİNİ UNUTUR!

DÜNYAYA KUL OLAN, AHİRETİNİ UNUTUR!
NEVZAT  AKSOY
Değerli okuyucularımız;
Öyle şeylere şahit oluyor, öyle insanlar görüyorum ki insanın gerçekten durup düşünmemesi mümkün değil.
Bazı insanlar kendilerini öylesine dünyaya, mala, mülke, paraya ve gösterişe kaptırmışlar ki sanki bu dünyaya hiç ölmeyecekmiş gibi sarılıyorlar. Dünya malı gözlerini öyle kör etmiş ki artık iyiliği göremez, fedakârlığı anlayamaz, paylaşmanın huzurunu tadamaz, merhametin sesini duyamaz hâle gelmişler.
Sanki insanın değeri sahip olduğu malın miktarıyla ölçülüyor.
Sanki makam, para, ev, araba, servet ve gösteriş insanı değerli kılıyor.
Oysa insanın asıl zenginliği vicdanıdır, merhametidir, ahlakıdır, imanıdır.
Bir insanın kasasında milyonları olabilir ama kalbinde merhamet yoksa neye yarar?
Yüzlerce evi olabilir ama bir garibin başını okşamıyorsa neye yarar?
En lüks sofralara oturabilir ama açın hâlinden anlamıyorsa neye yarar?
Üzerinde en pahalı elbiseler olabilir ama gönlü yoksulsa, vicdanı çürümüşse, insanlara karşı merhameti kalmamışsa bütün o servetin ne anlamı vardır?
İnsan, sahip olduklarıyla değil; sahip olduklarını ne için kullandığıyla insandır.
Bugün bazı insanlar mal biriktirmeyi hayatlarının amacı hâline getirmiş durumda.
Daha fazlası…
Daha büyük ev…
Daha pahalı araba…
Daha gösterişli hayat…
Daha çok para…
Daha çok itibar…
Daha çok alkış…
Peki sonra?
Sonra ne olacak?
Bir gün bütün hesaplar kapanacak.
Bir gün insanın elinden tuttuğu para değil, yaptığı iyilikler konuşacak.
Bir gün sahip olduğu evler, arabalar, arsalar, makamlar ve servet geride kalacak.
Bir gün insan, dünyada peşinden koştuğu şeylerin aslında ne kadar geçici olduğunu anlayacak.
Çünkü insan bu dünyaya sahip olmak için değil, imtihan olmak için geldi.
Bunu ne zaman unutmaya başladık?
Neden dünyayı ahiretin önüne koyduk?
Neden geçici olanı kalıcı olana tercih ediyoruz?
Neden biriktirmeyi paylaşmaktan, gösterişi samimiyetten, menfaati fedakârlıktan üstün tutuyoruz?
Asıl acı olan da şudur:
Bazı insanlar Allah’a ve ahiret gününe inandığını söylüyor ama hayatını sanki hiç hesap vermeyecekmiş gibi yaşıyor.
Allah’a inanan insan neden dünyadan bu kadar korkar?
Rızkını veren Allah ise neden insanlardan bu kadar çekinir?
Malın gerçek sahibi Allah ise neden malını paylaşmaktan korkar?
Ölüm gerçekse neden dünyaya bu kadar bağlanır?
Ahiret gerçekse neden bütün hesabını yalnızca dünya üzerine kurar?
İnsan bazen kendisini de sorgulamalıdır.
Ben niçin geldim bu dünyaya?
Sadece yiyip içmek, kazanmak, biriktirmek ve sonunda ölmek için mi?
Yoksa Allah’ın bana verdiği ömrü bir imtihan bilip iyilik yapmak, gönül kazanmak, mazlumun yanında olmak, ihtiyaç sahibine el uzatmak ve ardımdan güzel bir iz bırakmak için mi?
Ben kendi kendime bunları soruyorum.
Madem bu dünya fanidir, neden dünyamı verip ahiretimi kazanmayayım?
Madem ölüm kaçınılmazdır, neden ölümü unutarak yaşayalım?
Madem Allah’ın huzuruna çıkacağız, neden o huzura hazırlıksız gidelim?
Benim duam şudur:
“Ya Rabbi, bana imkân ver ki insanlara faydam dokunsun. Bana mal ver ki paylaşabileyim. Bana güç ver ki muhtacın elinden tutabileyim. Bana gönül zenginliği ver ki hiçbir iyiliği küçük görmeyeyim.”
Elhamdülillah, hayrı, iyiliği, yardımı ve paylaşmayı kalbimde canlı tutmaya; ölümü ve Allah’ı hatırlamaya gayret ediyorum.
Çünkü biliyorum ki insanın arkasında bıraktığı en büyük miras malı değil, iyiliğidir.
Fakat bazı insanları bu fani dünyada bir mal ve gösteriş yarışının içerisinde görmek beni gerçekten düşündürüyor.
İnsan neden komşusundan daha büyük eve sahip olmayı bir başarı sayar da komşusunun derdini paylaşmayı düşünmez?
Neden başkasına göstermek için harcadığı parayı, ihtiyaç sahibine yardım ederken düşünür?
Neden insanların alkışını kazanmak için gösterişli hayatlar yaşarken Allah’ın rızasını kazanmak için aynı gayreti göstermez?
Nedir bu dünya hırsı?
Nereye kadar?
Ne kadar biriktireceksin?
Kaç ev sana yetecek?
Kaç araba seni mutlu edecek?
Kaç sıfır daha eklenince kalbin huzur bulacak?
Ve en önemlisi:
Bütün bunları yanında götürebilecek misin?
Hayır!
İnsan bu dünyadan giderken kasasını değil, amelini götürür.
Makamını değil, hesabını götürür.
Gösterişini değil, niyetini götürür.
Servetini değil, iyiliğini ve günahını götürür.
O hâlde ey insan!
Kendine gel.
Dünyaya sahip olabilirsin; fakat dünya sana sahip olmasın.
Malın olsun; fakat malın kalbine girmesin.
Zengin ol; fakat vicdanını fakirleştirme.
Kazan; fakat paylaşmayı unutma.
Yüksel; fakat insanları ezerek yükselme.
Güzel yaşa; fakat gösteriş uğruna yaşama.
Çünkü bir gün seni alkışlayanların sesi kesilecek.
Bir gün kapılar kapanacak.
Bir gün insanlar senden ayrılacak.
Bir gün dünyada sahip olduğun her şey arkanda kalacak.
Ve sen, tek başına kalacaksın.
İşte o gün insanın gerçek serveti ortaya çıkacak.
O gün ne kadar paran olduğu değil, kaç gönüle dokunduğun önem kazanacak.
Kaç kişiye yardım ettiğin…
Kaç yetimin yüzünü güldürdüğün…
Kaç muhtacın elinden tuttuğun…
Kaç kırık kalbi onardığın…
Kaç insanın duasını aldığın…
İşte gerçek zenginlik budur.
Unutmayalım:
Dünya malı elinde güzeldir; kalbinde olursa insanı esir eder.
Mal, insanın hizmetinde olduğu müddetçe nimettir. İnsan mala hizmet etmeye başladığında ise nimet, imtihana dönüşür.
Öyleyse dünyayı küçümsemeyelim ama dünyayı ilahlaştırmayalım.
Kazanalım ama harama bulaşmadan.
Zengin olalım ama paylaşarak.
Güçlü olalım ama merhametimizi kaybetmeden.
Çünkü bu hayat bir yarış değil.
Bu hayat bir imtihandır.
Ve herkesin bir gün o imtihan kâğıdı önüne konulacaktır.
O gün kimsenin serveti, makamı, şöhreti ve gösterişi insanı kurtarmayacaktır.
İnsanın karşısına kendi hayatı çıkacaktır.
Ve belki de insanın en büyük pişmanlığı şu olacaktır:
“Keşke daha çok biriktirseydim” değil;
“Keşke daha çok iyilik yapsaydım.”
Öyleyse henüz vakit varken kalplerimizi dünyadan temizleyelim.
Malımızı değil, hırsımızı azaltalım.
Soframızı değil, bencilliğimizi küçültelim.
Servetimizi değil, vicdanımızı büyütelim.
Çünkü ölüm kapıyı çaldığında insanın elinde kalan tek şey, Allah’ın huzuruna götürebildiğidir.
Allah bizleri dünyaya esir olanlardan değil, dünyayı hayra vesile edenlerden eylesin.
Allah kalbimizi mal sevgisiyle değil, iman, merhamet, şükür ve iyilikle zenginleştirsin.
Ve bizlere öyle bir ömür nasip etsin ki bu dünyadan ayrıldığımızda arkamızdan “Ne kadar çok biriktirdi” değil, “Ne kadar çok iyilik yaptı” denilsin.
Âmin.
Vesselam
Nevzat  AKSOY

İnsanı İnsandan Koparan Çağ

Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularım;
Bir zamanlar aynı sofraya oturmak bereketti. Kardeş, kardeşinin derdini bilir; anne ve baba, evladının gözlerine bakarak ne hissettiğini anlardı. Komşu, kapıyı çalmadan eve girer; akrabalık sadece kan bağı değil, gönül bağı olarak yaşanırdı.
Bugün ise aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirine yabancı hâle geldi. Kardeşler yıllarca konuşmuyor. Evlatlar anne ve babalarını yalnızlığa terk ediyor. Akrabalar ancak cenazelerde ya da miras kavgalarında hatırlanıyor. Komşular ise yan dairede kimin yaşadığını bile bilmiyor.
Peki, ne oldu?
İnsanlık teknoloji geliştikçe gönüllerini geride bıraktı. Telefonlar akıllandı ama insanlar birbirini anlamayı unuttu. Binlerce sanal arkadaş edinildi, fakat gerçek dostluklar kaybedildi. Paylaşımlar arttı, paylaşmak azaldı. Evler büyüdü, sofralar küçüldü. Kazanç çoğaldı, huzur eksildi.
Bugünün en büyük hastalığı, “Ben” hastalığıdır. Herkes yalnızca kendini düşünüyor. Menfaat, sevginin önüne geçti. Çıkar bitince dostluk bitiyor, miras gündeme gelince kardeşlik unutuluyor. İnsanlar birbirini Allah rızası için değil, işine yaradığı kadar seviyor. Böyle bir toplumda ne güven kalır ne de samimiyet…
Anne ve babasını yalnız bırakan bir evlat, aslında kendi geleceğini yalnızlaştırmaktadır. Kardeşini sırtından iten kişi, gün gelir en zor anında tutunacak bir dal bulamaz. Komşusunun derdiyle ilgilenmeyen toplum, kendi acısına da ortak bulamaz. Çünkü hayat, ne ekersen onu biçtiğin büyük bir imtihandır.
Modern hayatın sunduğu konfor, insanın vicdanını uyuşturdu. İnsanlar daha iyi yaşadıklarını zannediyor; oysa her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyorlar. Kalabalıkların içinde yapayalnız, gösterişli evlerin içinde sevgisiz, lüks hayatların ortasında huzursuz bir nesil yetişiyor.
Unutulmamalıdır ki güçlü toplumlar betonla değil, sağlam aile bağlarıyla ayakta kalır. Kardeşliğin bittiği yerde birlik olmaz. Anne ve babaya saygının kaybolduğu yerde bereket olmaz. Akrabalığın unutulduğu yerde merhamet filizlenmez. Komşuluğun öldüğü yerde ise güven yaşayamaz.
Bugün kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten çağ mı atladık, yoksa insanlığımızdan mı uzaklaştık?
Daha hızlı yaşıyoruz; peki daha mutlu muyuz? Daha çok kazanıyoruz; ama daha çok seviyor muyuz? Daha fazla konuşuyoruz; fakat birbirimizi gerçekten dinliyor muyuz?
İnsanlığın yeniden ayağa kalkması için teknolojiye değil, vicdana ihtiyaç vardır. Daha fazla binaya değil, daha sağlam ailelere ihtiyaç vardır. Daha fazla takipçiye değil, daha samimi dostluklara ihtiyaç vardır. Çünkü insanı insan yapan; malı, makamı ve şöhreti değil, sevgisi, merhameti, vefası ve ahlakıdır.
Eğer bu gidişata dur denmezse, geleceğin en büyük yoksulluğu para değil; sevgisizlik, yalnızlık ve güven eksikliği olacaktır. O gün geldiğinde insanlar, sahip oldukları her şeyin aslında hiçbir anlam ifade etmediğini anlayacak; fakat kaybedilen yılları, kopan bağları ve kırılan gönülleri geri getirmek mümkün olmayacaktır.
Hâlâ vakit varken kardeşimizi arayalım, anne ve babamızın gönlünü alalım, akrabamızın kapısını çalalım, komşumuza selam verelim. Çünkü insanlığı ayakta tutan şey teknoloji değil; sevgi, saygı, merhamet ve vefadır.
Bugün kaybettiğimiz şey sadece akrabalık bağları değildir; aslında insanlığımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Unutmayalım ki insan, insana emanet edilmiştir. Bu emanete sahip çıkmadığımız gün, ne zenginliğimiz ne makamımız ne de teknolojimiz bizi gerçek mutluluğa ulaştıracaktır.
Vesselâm…
Nevzat AKSOY

İnsan Değişmedi Demeyin; Değişen Vicdanlar Oldu

NEVZAT AKSOY
Değerli okuyucularım,
Ne yazık ki yaşadığımız çağın en büyük hastalığı fakirlik değil, vicdan fakirliğidir. İnsanlar bir zamanlar “Ben kardeşim için ne yapabilirim?” diye düşünürken, bugün “Ben daha fazlasını nasıl elde ederim?” sorusunun peşinden koşuyor.
Eline biraz imkân geçen, makam sahibi olan veya maddi olarak güçlenen bazı insanlar, tevazuyu bir kenara bırakıp kibir elbisesini giymeye başlıyor. Oysa insanı yücelten serveti değil, karakteridir. Paranın satın alabildiği çok şey vardır; fakat şeref, edep, merhamet ve insanlık onlardan biri değildir.
Bugün öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, komşunun açlığını bilmeyen, akrabasının derdiyle ilgilenmeyen, dostunu yalnız bırakan insanlar çoğaldı. Kardeşlik duygusu zayıfladı, dayanışmanın yerini menfaat aldı. Herkes kendi çıkarını korumanın telaşına düştü. İnsanlık, “biz” olmayı unuttu; sadece “ben” demeyi öğrendi.
Dünya malı uğruna kırılan gönüller, bozulan dostluklar ve parçalanan aileler bize açık bir gerçeği gösteriyor: Hırs arttıkça huzur azalıyor. Kazandığını paylaşmayan, makamını hizmet için değil üstünlük taslamak için kullanan, çevresine tepeden bakan herkes aslında kendi değerini küçültmektedir.
Unutulmamalıdır ki kibir, insanı büyütmez; yalnızlaştırır. Gösteriş, itibarı artırmaz; samimiyeti yok eder. Servet geçicidir, makam emanettir, şöhret bir gün unutulur. Geriye ise yalnızca insanların ardından söylediği sözler ve yapılan iyilikler kalır.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirimizin elinden tutmak, gönüller yapmak, paylaşmayı yeniden öğrenmek ve kardeşlik hukukunu ayağa kaldırmaktır. Çünkü güçlü toplumlar yalnızca zengin insanlardan değil; vicdan sahibi, ahlaklı ve birbirine sahip çıkan insanlardan oluşur.
Hiç kimse sahip olduğu imkânlarla övünmesin. Dün yoktu, bugün var; yarın yine olmayabilir. Hayat, kibirlenenlerin değil; tevazuyu kuşananların kazandığı büyük bir imtihandır.
Gelin, dünya hırsını vicdanımızın önüne geçirmeyelim. İnsanlığımızı kaybetmeden yaşayalım. Makamın, servetin ve gösterişin değil; ahlakın, adaletin ve merhametin peşinden gidelim. Çünkü bir gün herkes malıyla değil, yaptığı iyiliklerle ve bıraktığı güzel izlerle hatırlanacaktır.
Kalıcı olan zenginlik cüzdandaki para değil, yürekteki insanlıktır.
Bu gerçeği en güzel şekilde Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere şöyle hatırlatmaktadır:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim)
Yine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Müslim)
Ve bir başka hadis-i şerifte:
“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Müslim)
Bugün kendimize şu soruları sormanın zamanıdır:
Ben gerçekten iyi bir insan mıyım, yoksa sadece iyi görünüyor muyum?
Malım arttıkça merhametim de arttı mı, yoksa vicdanım mı eksildi?
Makamım yükselirken gönlüm de büyüdü mü, yoksa kibirim mi?
Unutmayalım ki mezarlıklarda makam sahipleri de vardır, servet sahipleri de… Fakat toprağın altında ne unvan konuşur ne de servet. Orada insanın karşısına çıkan; yaptığı iyilikler, kırdığı gönüller ve geride bıraktığı amelleridir.
Dünya; hırsla gelenlerin değil, iz bırakanların hatırlandığı bir imtihan yeridir. İnsan, öldüğünde cebindeki serveti değil, amel defterindeki iyilikleri yanında götürür.
Gelin; kırdığımız gönülleri onaralım, unuttuğumuz kardeşliği yeniden hatırlayalım, kibri terk edip tevazuyu kuşanalım. Çünkü gerçek büyüklük; güçlü görünmekte değil, güçlü olduğu hâlde alçak gönüllü kalabilmektedir.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
SİYASETE VE SİAYASETÇİYE GÜVEN AZALDI
Günümüz Siyaseti: Rekabetini, Heyecanını ve Güvenini Kaybeden Bir Düzen
NEVZAT AKSOY
Değerli okuyucularım,
Bugünün şartlarında siyaset, bana göre eski gücünü ve dinamizmini büyük ölçüde kaybetmiş durumdadır. Hatta birçok kişinin gözünde neredeyse durma noktasına gelmiştir.
Bir zamanlar siyaset; fikirlerin çarpıştığı, projelerin yarıştığı ve toplumun geleceğine yön veren güçlü bir mücadele alanıydı. Seçimler yalnızca sandıktan çıkan sonuçlardan ibaret değildi. Aynı zamanda umutların, ideallerin ve farklı yönetim anlayışlarının yarıştığı demokratik süreçlerdi. Bugün ise birçok kişi, bu heyecanın ve rekabetin önemli ölçüde azaldığını düşünüyor.
Kâğıt üzerinde çok sayıda siyasi parti bulunmasına rağmen, gerçek anlamda güçlü bir siyasi rekabetin oluşmadığı yönündeki eleştiriler her geçen gün artıyor. Siyasi tartışmalar çözüm üretmekten uzaklaşıp karşılıklı suçlamalara dönüşüyor. Toplumun önceliği olan ekonomi, eğitim, adalet, üretim ve kalkınma gibi temel meseleler ise çoğu zaman geri planda kalıyor.
Daha da dikkat çekici olan, ideolojilerin giderek silikleşmesidir. Bir dönem partileri birbirinden ayıran temel ilkeler, ekonomik modeller ve toplumsal vizyonlar vardı. Bugün ise birçok seçmen, partiler arasındaki farkların belirgin olmadığını, söylemlerin birbirine benzediğini ve ilkelerin yerini günlük siyasi hesapların aldığını düşünüyor. Böyle bir ortamda siyaset, çözüm üreten bir kurum olmaktan uzaklaşıp günü kurtarmaya çalışan bir yapıya dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Güven ise demokrasinin en önemli temelidir. Vatandaş geleceğe umutla bakmak, yönetenlerin ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmak ister. Güvenin zayıfladığı bir ortamda ekonomik istikrarı sağlamak, toplumsal birlikteliği güçlendirmek ve ortak hedefler etrafında kenetlenmek kolay değildir. Güvenin olmadığı yerde belirsizlik büyür; belirsizlik ise yatırımcıyı da üreticiyi de çalışanı da genci de olumsuz etkiler.
Devlet yönetimi yalnızca seçim kazanmakla ölçülemez. Asıl başarı; hukukun üstünlüğünü koruyabilmek, liyakati esas alabilmek, şeffaflığı sağlayabilmek ve toplumun her kesimine güven verebilmektir. Muhalefetin görevi sadece eleştirmek değil, uygulanabilir alternatifler sunmaktır. İktidarın görevi ise yalnızca yönetmek değil, hesap verebilir bir yönetim anlayışı ortaya koymaktır. Çünkü güçlü demokrasi, güçlü iktidar kadar güçlü ve etkili bir muhalefete de ihtiyaç duyar.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; sloganların değil projelerin konuşulduğu, kutuplaşmanın değil uzlaşının öne çıktığı, kişilerin değil ilkelerin yarıştığı bir siyaset anlayışıdır. Güçlü devlet ancak güçlü kurumlarla ayakta kalabilir; güçlü kurumlar ise ancak adalet, liyakat ve güven üzerine inşa edilen bir siyaset kültürüyle mümkündür.
Unutulmamalıdır ki bir ülkenin geleceği, siyasetin kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Rekabetin azaldığı, fikir üretiminin zayıfladığı ve güvenin sarsıldığı bir siyasi ortam; uzun vadede ne devlete, ne millete ne de demokrasiye güç kazandırır. Siyasetin yeniden heyecan üreten, çözüm odaklı, ilkeli ve toplumun güvenini kazanan bir yapıya kavuşması, ülkemizin geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
Vesselam…
Nevzat AKSOY
  • Çankaya Gazetesi

    1984 yılında yayın hayatına başlayan ÇANKAYA GAZETESİ nin merkezi Ankara dır. Ender Yoldar' ın yönetiminde Atatürk İlke ve İnkılaplarına, Milli ve Manevi değerlere bağlı bağımsız ve tarafsız bir gazetedir.

    Related Posts

    YENİ PARTİ’NİN ÇAĞIRAN ŞEMSİYESİ

    YENİ PARTİ’NİN ÇAĞIRAN ŞEMSİYESİ Genetik yapımızla harmanlanan yaşamımıza farklı boyutlarıyla eklenen sağlık, aile, çevre, sosyal yaşam, inanç ve de iş hayatımıza dair kimi sıkıntılarda yönetimlerin payı genellikle tartışılmaz. Bu ve…

    LOZAN BARIŞ KONFERANSI SÜREKLİ OKUNMALIDIR

    LOZAN BARIŞ KONFERANSI SÜREKLİ OKUNMALIDIR YAHYA AKSOY Lozan Barış Konferansı (11 Kasım 1922–24 Temmuz 1923), İsviçre'nin Lozan (Lausanne) şehrinde 8 ay süren, Kurtuluş Savaşı sonrasında tamamen geçersiz kalmış olan Sevr…

    Gözden Kaçırmayın

    Özel :Savunma hakkı asla kısıtlanamaz

    Özel :Savunma hakkı asla kısıtlanamaz

    “Uygun yerde, makul bir süre içinde savunmanı alacağız”

    “Uygun yerde, makul bir süre içinde savunmanı alacağız”

    ÇANKAYA PARKLARI ONARIMDAN GEÇİYOR

    ÇANKAYA PARKLARI ONARIMDAN GEÇİYOR

    Özdağ, Pazar yerinde halkın sorunlarını dinledi

    Özdağ, Pazar yerinde halkın sorunlarını dinledi

    Çankaya da DAYANIŞMA MERKEZLERİ İHTİYAÇ SAHİPLERİYLE DAYANIŞMAYI BÜYÜTÜYOR

    Çankaya da DAYANIŞMA MERKEZLERİ İHTİYAÇ SAHİPLERİYLE DAYANIŞMAYI BÜYÜTÜYOR

    GÜRER: “İNTİHAR VAKALARINDA ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR”

    GÜRER: “İNTİHAR VAKALARINDA ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR”