YAĞMUR ALTINDA BİR VEDA, HAYATA DAİR BİR DERS
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularım,
Dün teyzem Rahmân’ın rahmetine kavuştu. Öncelikle tüm geçmişlerimize Allah’tan rahmet diliyor, ebediyete intikal eden teyzem için de sizlerden dua ve ruhuna bir Fatiha okumanızı rica ediyorum.
Teyzem, Tatvan’ın Koyunpınar köyünde ikamet ediyordu. Normalde pazar günleri çarşıya çıkmaz, günümü evde geçirirdim. Ancak o gün, ne hikmetse sabah saat 08.00’de çarşıya çıktım. Bir esnaf dostumun dükkânına gidip yaklaşık yirmi dakika sohbet ettik.
Hani derler ya, “kara haber tez yayılır.” Telefonuma bir mesaj geldi. Mesaj, kız kardeşimdendi. Teyzemin vefat haberini bildirdi. Hemen oradan kalkıp cenazeye gitmek üzere yola koyuldum.
Cenaze, Tatvan’ın Koyunpınar köyündeydi; Tatvan’a yaklaşık 20 dakika mesafedeydi. Yola çıktığımızda Allah’ın rahmeti sağanak sağanak yağıyordu. Yolda derin düşüncelere daldım. Çocukluğumuzda sık sık köye gider gelirdik, fakat tam 25 yıldır köye gitmemiştim.
Köye vardığımızda, eskiden bildiğimiz hiçbir şeyin kalmadığını gördüm. Her yer değişmişti; yeni evler, yeni camiler, yeni okullar… Bambaşka bir köy olmuştu.
Arabadan inip cenazenin yıkandığı caminin önüne geldik. Yağmur hâlâ şiddetliydi. Bu şartlarda cenazeyi kaldırmak mümkün görünmüyordu. Yağmurun dinmesini beklemek üzere camiye geçtik. Taziye evi, cenaze haberini duyan insanlarla dolmuştu. İçeride soba yanıyordu; hepimiz onun etrafında ısındık. Hava oldukça soğuktu.
Yağmur bir türlü dinmeyince bazıları hocaya, “Beklersek cenazeyi kaldıramayacağız,” dedi. Bunun üzerine hoca cenazenin kaldırılmasına karar verdi.
Cenaze arabası geldi. Teyzemin vasiyeti üzerine, Tatvan’ın bir başka köyü olan Küçüksu köyüne doğru yola çıktık. Yağmur hâlâ tüm şiddetiyle devam ediyordu.
Defnedileceği yere vardığımızda herkes araçlarını park etti ve mezarlığa doğru yürüdük. Mezarlığın girişinde yazan “Her nefis ölümü tadacaktır” sözü beni derinden etkiledi. Düşünen ve hisseden her insan için büyük bir nasihat… Ancak günümüz insanı için ne kadar etkili, bilemiyorum.
Mezarın başına geldiğimizde kalabalık oldukça fazlaydı. Yağan yağmura rağmen defin işlemi gerçekleştirildi. Hoca dua etmeye başladı. Hep birlikte mezarı toprakla doldurduk. O esnada yağmur biraz hafifledi.
Tam o anda aklımdan şu söz geçti:
“Ey insan, son durak mezardır.”
Dünya sultanlığı bile mezara kadardır.
Bu yaşananlar bir kez daha gösterdi ki, insan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, geçmişi ve kökleri bir gün onu yeniden bulur. Yıllar sonra adım attığım o köyde, değişen sadece evler ve yollar değildi; zaman, hatıraları da sessizce dönüştürmüştü. Fakat değişmeyen tek gerçek vardı: hayatın faniliği ve ölümün kaçınılmazlığı.
İnsan çoğu zaman dünyaya öyle bağlanır ki, sanki hiç ayrılmayacakmış gibi yaşar. Oysa bir mezar taşı, bütün bu düşünceleri altüst etmeye yeter. Dün nefes alan, konuşan, gülen bir insanın bugün toprağa emanet edilmesi; dünya hayatının ne kadar kısa ve geçici olduğunun en açık delilidir. Asıl olanın; geride bırakılan mal, mülk ya da unvan değil, yapılan iyilikler ve kazanılan gönüller olduğu o an daha iyi anlaşılır.
Yağan yağmurun altında yapılan o defin, sanki ilahi bir hatırlatma gibiydi. Her damla, toprağa düşerken insana şunu fısıldıyordu: “Sen de bir gün bu toprağın altına gireceksin.” İşte o yüzden insan, hayatını boş şeylerle tüketmemeli; kırmadan, incitmeden, hakkaniyetle yaşamaya gayret etmelidir. Çünkü geriye dönüp bakıldığında, insanın içini ısıtan tek şey güzel hatıralar ve hayırla anılmaktır.
Belki de en büyük ders şudur: Ölüm, bir son değil; bir başlangıçtır. Bu dünyada yaptıklarımızın hesabını vereceğimiz yeni bir hayatın kapısıdır. O kapıya hazırlanmak ise bugünden başlar. Her nefes, bize verilmiş bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirenler için ölüm bir korku değil, bir kavuşmadır.
Rabbim bizlere hayırlı bir ömür, imanla son bulan bir hayat ve ardımızdan hayır dualar bırakan bir yaşam nasip etsin. Mekânı cennet, makamı âli olsun inşallah.
Vesselam
Nevzat AKSOY
AHLAR VE VURDUMDUYMAZLIKLAR ARASINDA KAYBOLAN İNSANLIK
Nevzat Aksoy
Değerli okuyucularımız,
Bir dünya düşünün… Vicdanın sesi kısılmış, merhamet raflara kaldırılmış, insan insanın yükünü değil gölgesini bile taşımaktan kaçınır hâle gelmiş. “İnsan insana emanetti” sözü artık sadece nostaljik bir hatıra gibi anılıyor. Oysa bir zamanlar komşusu açken tok yatmak utanç sayılırdı. Şimdi ise açlığın sesi duvarlardan geri dönüyor, tok olanların kulaklarına ulaşmıyor bile.
Bugün insanlık, maddiyatın putlaştırıldığı bir çağın içinde savruluyor. Kimin ne kadar malı var, kimin kaç fabrikası, hangi serveti… Bunlar konuşuluyor. Ama kimsenin kalbinde ne kadar merhamet var, kim kaç yetimin başını okşadı, kim bir yoksulun sofrasına ekmek koydu—bunlar sorulmuyor. Çünkü değer ölçüsü değişti. İnsanlık, rakamlarla ölçülür hâle geldi.
Oysa inanç, sadece dilde kalan bir iddia değildir. “Kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamaz” hakikati, sadece okunup geçilecek bir söz değil, hayatın merkezine yerleştirilmesi gereken bir ölçüdür. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Yine bir başka hadis-i şerifte ise şöyle uyarılır:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”
Ve bir başka ikaz:
“Müminler bir vücut gibidir; bir uzuv rahatsız olursa diğer uzuvlar da onun acısını hisseder.”
Bu sözler, sadece kulağa hoş gelen öğütler değil; insanı insan yapan temel sorumlulukların açık birer ilanıdır. Ama ne acıdır ki bu ölçüler, modern insanın gündeminde yer bulamıyor. Dualar dudaklarda, ama merhamet davranışlara yansımıyor.
Gösterişin ibadeti gölgelediği bir dönemde yaşıyoruz. Kimi umreye gider, kimi hacca… Ama sorulması gereken soru şudur: Bu yolculuklar kalbi mi temizliyor, yoksa sadece görüntüyü mü süslüyor? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka hadisinde şöyle buyurur:
“Ameller niyetlere göredir.”
Eğer niyet gösterişse, yapılan ibadet sadece bir görüntüden ibaret kalır. Eğer kalp değişmiyorsa, yolculuk sadece bedeni yormuştur.
Yakın akrabaları yoksullukla mücadele ederken, başkalarının gözünde “iyi insan” görünme çabasıyla yapılan yardımlar; samimiyetin değil, riyanın izlerini taşır. Ve bu riya, insanın kendisini kandırmasından başka bir şey değildir. Çünkü hakikat gizlenmez. Vicdan susturulsa bile, gün gelir en yüksek sesiyle konuşur.
Bugün en büyük yoksulluk, cebimizde değil; kalbimizdedir. En büyük açlık, midelerde değil; merhamet eksikliğinde saklıdır. Eğer bir toplumda insanlar birbirinden habersiz, birbirine yabancı ve birbirine karşı duyarsız yaşıyorsa; orada ne zenginlik anlamlıdır ne de başarı.
Öyleyse bu sözler sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir çağrıdır. Her birimiz, kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben kimin yükünü hafiflettim? Kimin duasında yer buldum? Kimin derdine derman oldum?
Unutulmamalıdır ki insan, sadece kendisi için yaşayan bir varlık değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir.”
İşte asıl vazife budur: İnsana hizmet etmek, yaratılmışa merhamet etmek ve Yaratıcı’nın rızasını gözetmek. İnsan, insana hizmet ettikçe yücelir. Merhamet ettikçe büyür. Paylaştıkça çoğalır.
Şimdi vakit, yeniden hatırlama vaktidir.
Vakit, insanlığa hizmet etme vazifesini omuzlama vaktidir.
Vakit, kalplerimizi yumuşatma, sofralarımızı paylaşma, gözyaşlarını silme vaktidir.
Her birimiz bu dünyada bir imtihanın içindeyiz ve bu imtihanın en önemli sorusu şudur: “Sen, başka bir insanın hayatına ne kattın?”
Çünkü gerçek kurtuluş; başkalarının hayatına dokunabilmekte, bir insanın duasında yer bulabilmektedir. Ve belki de en büyük kazanç, ardımızda bıraktığımız mal değil; dokunduğumuz hayatlar olacaktır.
Vesselam.
Nevzat Aksoy
AİLEDE DİLİN İMTİHANI: SÖZÜN İNŞÂ ETTİĞİ YA DA YIKTIĞI YUVA
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız,
Toplumun temelini oluşturan aile; sadece bireylerin bir arada yaşadığı bir yapı değil, aynı zamanda sevgi, saygı, merhamet ve sorumluluk bilincinin yeşerdiği en önemli kurumdur. Bu nedenle aile içindeki ilişkiler, toplumun genel huzur ve düzenini doğrudan etkiler. İnsan, yaratılışı gereği bir imtihan dünyasında yaşamaktadır. Kimi evladıyla, kimi eşiyle, kimi malıyla, kimi de makamıyla sınanmaktadır. Bu sınavın özü ise sabır, anlayış ve ahlaki duruşla ortaya çıkar.
Evlilik; iki insanın yalnızca bir araya gelmesi değil, iki gönlün, iki hayatın ve çoğu zaman iki farklı dünyanın uyum içinde birleşmesidir. Bu birlikteliğin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için tarafların birbirine karşı dikkatli, nazik ve sorumlu davranması gerekir. Özellikle dilin kullanımı, evlilikte huzurun ya da huzursuzluğun en belirleyici unsurlarından biridir. Çünkü söz kalpten çıkar ve doğrudan karşı tarafın kalbine ulaşır.
Günümüzde ne yazık ki bazı ailelerde eşler arasında sözlü incitmelerin, kırıcı ifadelerin ve saygı sınırlarını aşan davranışların arttığı görülmektedir. Özellikle öfke veya memnuniyetsizlik anlarında kullanılan sert ve incitici dil, aile içi huzuru zedelemekte, sevgi bağlarını zayıflatmaktadır. Oysa evlilikte esas olan; birbirine destek olmak, zor zamanlarda dayanışma göstermek ve karşılıklı anlayışı muhafaza etmektir.
İslam ahlakında dilin korunması büyük bir erdem olarak kabul edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.” Bu ölçü, aile hayatı için de son derece önemli bir rehberdir. Zira kırıcı bir söz, bazen yıllarca onarılamayacak yaralar açabilir.
Kocasına diliyle eziyet eden kadınlar hakkında da bazı rivayetlerde ciddi uyarılar yer almaktadır. Bu rivayetlerde, eşine karşı sürekli incitici sözler kullanan, nankörlük eden ve huzursuzluk çıkaran kimselerin ağır bir sorumluluk altına gireceği ifade edilir. Bazı nakillerde ise bu durum, kıyamet gününde dillerinin uzatılıp boyunlarına dolanması şeklinde çarpıcı bir tasvirle anlatılmıştır. Bu tür ifadeler mecazi yönüyle değerlendirilmeli; asıl maksadın insanları korkutmak değil, onları güzel ahlaka yönlendirmek olduğu unutulmamalıdır.
Bununla birlikte İslam, yalnızca kadına değil erkeğe de büyük sorumluluklar yükler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi olanınızdır.” buyurarak, eşine karşı güzel davranan erkekleri övmüştür. Bu da göstermektedir ki aile içindeki huzur tek taraflı değil; karşılıklı anlayış, saygı ve merhametle sağlanır.
Şükürsüzlük de aile içi huzursuzlukların önemli sebeplerinden biridir. Eşlerin birbirlerinin emeklerini görmezden gelmesi, yapılan iyilikleri küçümsemesi veya sürekli eksik araması zamanla sevgi bağlarını zedeler. Oysa küçük bir teşekkür, samimi bir takdir ya da içten bir tebessüm, ilişkileri güçlendiren en kıymetli unsurlardır.
Toplum olarak hepimizin birbirimize karşı sorumlulukları vardır. Aile içinde yaşanan sorunlara duyarsız kalmak yerine çözüm odaklı yaklaşmak ve yapıcı bir dil geliştirmek gerekir. Eğitim, bilinçlendirme ve manevi değerlerin güçlendirilmesiyle bu tür problemlerin önüne geçilebilir. Unutulmamalıdır ki sağlam aileler, sağlam toplumların temelidir.
Netice olarak; evlilikte huzurun anahtarı sevgi, saygı, sabır ve güzel dildir. İnsan, imtihan dünyasında olduğunu unutmadan hareket etmeli; özellikle en yakınındaki insanlara karşı daha dikkatli ve merhametli olmalıdır. Çünkü bazen bir söz bir kalbi onarır, bazen de telafisi zor yaralar açar. Bu bilinçle hareket eden bireyler, hem kendi ailelerinde huzuru yakalayacak hem de toplumun genel iyiliğine katkı sağlayacaktır.
Ailede kullanılan dilin güzelleştirilmesi, sadece bireysel mutluluğu değil, toplumsal huzuru da beraberinde getirecektir.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
Kaybolan SAMİMİYET
SAMİMİYETİN KAYBOLDUĞU ÇAĞDA HAKİKİ DOSTLUĞA DAVET
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız ,
Günümüzde insan ilişkilerinde samimiyetin yerini giderek çıkar, menfaat ve yüzeysel yakınlıkların aldığını üzülerek görüyoruz. Böylesi bir zeminde huzurlu ve müreffeh bir toplum inşa etmek ise neredeyse imkânsız hâle geliyor. Çünkü toplumun temelini oluşturan insan, ilişkilerini sahte temeller üzerine kurduğunda bu çürük yapı zamanla hem bireyi hem de toplumu derinden sarsıyor.
Bugün birçok dostluk, sağlam bir karakter ve samimi bir niyet üzerine değil; geçici beklentiler üzerine kuruluyor. Oysa sahte niyetlerle kurulan ilişkiler, gösterişli ama temelsiz binalar gibidir. İlk sarsıntıda yıkılmaya mahkûmdur. Gerçek dostluk ise ihlas, sadakat ve karşılıksız sevgiyle inşa edilir. Menfaatler tükenene kadar değil; kalpler yorulana kadar devam eden bir bağlılıktır.
İslam, dostluk ve kardeşlik konusunda bizlere en sağlam ölçüleri sunar. Hz. Muhammed (s.a.v.) bu gerçeği şu sözleriyle ifade eder:
“Kişi, dostunun dini üzerinedir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”
Bu ölçü, dostluğun insan karakteri üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyar. Çünkü insan, en çok vakit geçirdiği kişilere benzer. Bu nedenle dost seçimi, aslında bir hayat tercihidir.
Bir başka hadiste ise dostluğun ilahi boyutu şöyle anlatılır:
“Benim rızam için birbirini sevenler için, peygamberlerin ve şehitlerin imreneceği nurdan kürsüler vardır.”
Burada asıl vurgulanan, dostluğun menfaatten arındırılmış olmasıdır. Allah rızası için kurulan ilişkiler; hem dünyada huzurun hem de ahirette ebedî saadetin kapısını aralar.
Gerçek dostluk, sadece iyi gün dostluğu değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Mümin, müminin aynasıdır.”
buyurarak, dostluğun aynı zamanda bir rehberlik olduğunu ifade eder. Hakiki dost, hatayı örtmekle kalmaz; gerektiğinde nezaketle düzeltir. Çünkü dostluk, doğruyu birlikte arama yolculuğudur.
Bugün ise ilişkilerin çoğunda temel soru değişmiş durumda:
“Ne alırım?” yerine “Ne veririm?” sorusu sorulmadıkça gerçek dostluk kurulamaz. Oysa dostluk; fedakârlık, sabır ve karşılıksız iyilik ister. Bazen susmayı, bazen affetmeyi, bazen de hiçbir karşılık beklemeden vermeyi gerektirir.
Unutmamak gerekir ki samimiyet, sözde değil; davranışta ortaya çıkar. Gerçek dost; sizin yokluğunuzda sizi savunan, kusurunuzu örten ve sizin için dua edendir. Büyüklerin dediği gibi:
“Dost, acı söyleyendir; düşman ise tatlı sözlerle aldatandır.”
Netice olarak şunu açıkça ifade edebiliriz:
Gerçek dostluk, menfaat bitince değil; muhabbet bitince sona erer. Hatta çoğu zaman hiç bitmez. Yürekten bağlı olanlar, zor zamanlarda belli olur.
Böyle dostluklar azdır; ama kıymetleri ölçülemez. Çünkü onlar sadece bireyin değil, toplumun da huzurunu inşa eder. Samimiyetin hâkim olduğu bir toplumda güven artar, kardeşlik güçlenir ve insanlar birbirine sığınacak bir liman bulur.
Dileğimiz odur ki; sahte ilişkilerin çoğaldığı bu çağda, hakiki dostlukları yeniden ihya edebilelim.
Rabbimiz bizleri, kalbi temiz, niyeti halis, dostluğu samimi kullarından eylesin.
Selam ve dua ile…
Vesselam
Nevzat AKSOY
KEŞKELER ARASINDA BİR ÖMÜR: KADER, TEVEKKÜL VE İNSANIN ARAYIŞI
NEVZAT AKSOY
Değerli okuyucularımız,
İnsanoğlu, hayat yolculuğu boyunca çoğu zaman “keşke” kelimesinin gölgesinde yaşar. “Keşke ben de bunu yapsaydım… Keşke o arsayı alsaydım… Keşke farklı bir meslek seçseydim… Keşke zengin olsaydım…” Bu cümleler, geçmişe dönük pişmanlıkların ve geleceğe dair tatminsizliklerin ifadesidir. Oysa bu düşünceler, insanın ruh dünyasında derin izler bırakır; huzurunu gölgeler, şükrünü azaltır ve onu sürekli bir eksiklik hissine sürükler.
Halbuki İslam inancına göre insanın hayatı başıboş ve rastlantısal değildir. Her şey, Cenab-ı Allah’ın ilmi ve takdiri dahilinde gerçekleşir. Bu hakikat, “kader” kavramı ile ifade edilir. Kader, Allah’ın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi ve bir ölçüye göre takdir etmesidir. Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Kader, insanın iradesini yok sayan bir zorunluluk değildir. Aksine, insanın tercihleriyle şekillenen bir imtihan sürecidir.
Toplumda sıkça karşılaşılan sorular vardır: “Neden ben zengin olmadım?”, “Neden başkası doktor oldu da ben olamadım?”, “Bu kadar emek verdim ama neden işlerim yolunda gitmiyor?” Bu soruların temelinde, insanın kendisini başkalarıyla kıyaslaması yatar. Oysa her insanın imtihanı farklıdır. Kimi zenginlikle sınanır, kimi yoklukla; kimi sağlıkla, kimi hastalıkla; kimi makamla, kimi sıradanlıkla…
İslam, bu noktada insana iki temel ilke sunar: tevekkül ve şükür.
Tevekkül, insanın elinden gelen gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmasıdır. Yani kişi çalışır, üretir, plan yapar; fakat neticenin kendi kontrolünde olmadığını bilir. Bu anlayış, insanı hem tembellikten korur hem de aşırı kaygıdan kurtarır. Çünkü bilir ki, nasibi olan kendisini mutlaka bulacaktır.
Şükür ise sahip olunan nimetlerin farkında olmak ve bunların kıymetini bilmektir. İnsan çoğu zaman sahip olduklarını değil, sahip olamadıklarını düşünür. Oysa bugün sahip olduğumuz pek çok şey, başkalarının “keşke” dediği nimetlerdir. Sağlık, huzur, aile, dostluk… Bunlar parayla ölçülemeyecek kadar kıymetlidir.
Dinî açıdan bakıldığında, “keşke” kelimesi tamamen yasaklanmış değildir; ancak insanı isyana ve kadere itiraza götüren bir anlam taşıdığında sakıncalı hale gelir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Güçlü mümin, zayıf müminden daha hayırlı ve Allah’a daha sevimlidir. Her ikisinde de hayır vardır. Sana fayda veren şeye yönel, Allah’tan yardım iste ve aciz kalma. Başına bir şey gelirse ‘Eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu’ deme. Bilakis ‘Allah takdir etti ve O ne dilerse yapar’ de. Çünkü ‘eğer’ sözü şeytanın işini açar.” (Müslim, Kader, 34)
Bu hadis-i şerif, insanın hem gayret içinde olması gerektiğini hem de sonucu kabullenme olgunluğunu göstermesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Elbette bu, insanın hedef koymayacağı veya daha iyi bir hayat için çabalamayacağı anlamına gelmez. Aksine, İslam çalışmayı, üretmeyi ve gayret etmeyi teşvik eder. Ancak sonuç ne olursa olsun, insanın kalbinde bir huzur ve teslimiyet hali bulunmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, zenginlik sadece mal ile ölçülmez. Gerçek zenginlik, kalp huzuru ve kanaattir. Nice insanlar vardır ki büyük servetlere sahip oldukları halde huzursuzdur; nice insanlar da vardır ki azla yetinip mutlu bir hayat sürerler. Bu yüzden mesele, neye sahip olduğumuzdan çok, sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkidir.
Netice olarak, hayatı “keşkeler” üzerine kurmak yerine, “iyi ki”ler üzerine inşa etmek gerekir. Geçmiş değiştirilemez; ancak ondan ders almak mümkündür. Gelecek ise henüz yazılmamıştır ve insanın gayretiyle şekillenecektir. Bu süreçte en sağlıklı yol, çalışmak, dua etmek, tevekkül etmek ve şükretmektir.
Rabbimiz bizlere, nasibimize razı olan, gayretini esirgemeyen ve kalbi huzurla dolu kullarından olmayı nasip etsin.
Saygılarımla.
Vesselam
Nevzat AKSOY







