VALLAHİ BU HAYAT BİR GÜN BİTECEK: DÜNYEVİ HIRSI VE YARIŞI BIRAKIN
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularım,
Vallahi bu hayat bir gün bitecek.
Bugün nefes alıyoruz diye sonsuza kadar yaşayacağımızı sanıyoruz. Oysa her geçen gün ömrümüzden bir parça daha eksiliyor. Takvim yaprakları sadece ayları değil, bize emanet edilen ömrü de tüketiyor. İnsan ise bunu unutup hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapıyor.
Daha büyük ev, daha lüks araba, daha yüksek makam, daha fazla para… Bir ömür bunların peşinde koşuyoruz. Fakat mezara girerken ne evimizi, ne arabamızı ne de banka hesaplarımızı yanımızda götürebileceğiz. Çünkü kefenin cebi yoktur. Toprak; zengini de fakiri de aynı sessizlikle bağrına basar.
Bugün uğruna insan kırdığınız mal, yarın başkasının olacaktır. Uğruna kardeşinizi incittiğiniz miras paylaşılacaktır. Uğruna anne ve babanızı ihmal ettiğiniz makam bir gün elinizden alınacaktır. Uğruna gecenizi gündüzünüze kattığınız servet ise sizden sonra başkalarının elinde dolaşacaktır.
Peki geriye ne kalacak?
İnsanların kalbinde bıraktığınız güzel izler… Yaptığınız iyilikler… Döktüğünüz samimi gözyaşları… Ettiğiniz dualar… Ve Allah rızası için işlediğiniz salih ameller…
Dünya, kazananın gerçekten kazandığı bir yer değildir. Nice zenginler bir avuç toprağın altında unutuldu. Nice güçlü insanlar, isimleri bile anılmadan tarihin sayfalarından silindi. Nice makam sahipleri bugün sadece bir mezar taşından ibaret.
Öyleyse neden bu kibir? Neden bu öfke? Neden bu bitmek bilmeyen yarış?
Birbirimizi ezerek yükselmeye çalışıyoruz. İnsanları kıskanıyoruz. Komşumuzun nimetine üzülüyoruz. Kardeşimizin başarısını hazmedemiyoruz. Sosyal medyada mutlu görünmek uğruna gerçek mutluluğumuzu feda ediyoruz. Beğenilmek için karakterimizden ödün veriyor, alkış almak uğruna vicdanımızı susturuyoruz.
Oysa ölüm, herkese aynı gerçeği haykırıyor:
“Dur! Hiçbiriniz burada kalıcı değilsiniz.”
Her cenaze, bize verilmiş sessiz bir nasihattir. Fakat tabut omuzlardan indikten sonra yine aynı hırslara dönüyoruz. Sanki ölüm başkalarına yazılmış bir kader de bize hiç uğramayacakmış gibi yaşamaya devam ediyoruz.
Bir gün sizin de adınızı geçmiş zamanla anacaklar:
“Çok iyi bir insandı…”
“Allah rahmet eylesin…”
“Bir zamanlar bizimleydi…”
Sonra hayat kaldığı yerden devam edecek. İş yerinizde yerinizi başkası alacak. Evinizde eşyalarınız paylaşılacak. Telefonunuz susacak. Sosyal medya hesaplarınız sessizliğe bürünecek. Adınız ise sadece birkaç hatırada yaşayacak.
İşte bu kadar…
O hâlde bu kadar kısa bir hayat için birbirimizi kırmaya değer mi?
Üç günlük dünya için harama el uzatmaya değer mi?
Bir koltuk uğruna adaleti satmaya değer mi?
Birkaç kuruş daha fazla kazanacağım diye kul hakkına girmeye değer mi?
Bir insanın gönlünü kırmanın hesabını verebileceğinizi gerçekten düşünüyor musunuz?
Hayat; para biriktirme yarışı değil, ahiret için hazırlık fırsatıdır. Servetiniz değil, secdeniz sizi kurtaracaktır. Unvanınız değil, ihlasınız değer görecektir. İnsanların alkışı değil, Allah’ın rızası gerçek başarıdır.
Bugün hâlâ nefes alıyorsanız; tövbe etmek için vaktiniz var. Helallik istemek için vaktiniz var. Anne ve babanızın duasını almak için vaktiniz var. Bir yetimin başını okşamak, bir açın karnını doyurmak, kırdığınız bir kalbi onarmak için hâlâ fırsatınız var.
Çünkü yarının size ait olacağına dair hiçbir garanti yoktur.
Unutmayın;
En pahalı saat, zamanı geri getiremez.
En büyük servet, ölümü durduramaz.
En güçlü makam, kabir kapısını kapatamaz.
Ve en kalabalık alkışlar, mahşer günü tek bir günahın hesabını silemez.
Öyleyse kendinize gelin.
Dünya için yaşayın; ama dünyanın kölesi olmayın. Kazanın; ama harama bulaşmayın. Çalışın; ama ibadetinizi ihmal etmeyin. Sevin; ama kalbinizi fanilere değil, ebedî olana bağlayın.
Çünkü vallahi bu hayat bir gün bitecek.
O gün size, ne kadar kazandığınız değil; nasıl yaşadığınız sorulacak.
Ne kadar biriktirdiğiniz değil; ne kadar iyilik yaptığınız tartılacak.
Ve o gün geldiğinde pişmanlık taşıyanlardan değil, huzurla Rabbine kavuşanlardan olmak için bugünden değişmeye başlayın.
Vesselam…
Nevzat AKSOY
PARANIN ESİRİ OLANLAR, HAYATIN EFENDİSİ OLAMAZ
NEVZAT AKSOY
Değerli okuyucularım,
İnsana verilen en büyük nimet ömürdür. Ömrün en büyük imtihanlarından biri ise maldır. Para; doğru kullanıldığında huzurun, yanlış kullanıldığında ise insanı kendi elleriyle kurduğu görünmez bir zindanın anahtarıdır. Bugün insanlar paraya sahip olduklarını zannederken, aslında çoğu zaman para onların sahibi hâline gelmiştir.
İnsanlarla sürekli etkileşim içinde olan biri olarak yıllardır aynı gerçeği gözlemliyorum. İnsanların çoğu yaşamıyor; sadece ömür tüketiyor. Çünkü hayatın anlamını kaybetmiş, paranın peşinde koşarken insanlığını geride bırakmıştır.
Kendime sık sık şu soruları soruyorum:
İnsan niçin yaşar? Niçin çalışır? Daha fazla kazanmak için mi, yoksa daha anlamlı bir hayat yaşayabilmek için mi?
Bir ömür boyunca çalışan, servet edinen insanlar neden o servetin kölesi hâline gelir? Neden kazandıkları malın sadece bekçiliğini yaparlar? Neden kendilerine, ailelerine ve sevdiklerine o emeğin karşılığını çok görürler?
Eğer hayatın bir anlamı varsa, paranın da bir amacı olmalıdır. Para bir araçtır; amaç değildir. İnsana huzur vermeyen, paylaşılmayan, kullanılmayan servet sadece rakamlardan ibarettir. Banka hesaplarında büyüyen ama gönüllerde hiçbir karşılığı olmayan bir zenginlik, gerçekte büyük bir yoksulluktur.
Bazıları servetini öyle korur ki sanki sonsuza kadar yaşayacağını sanır. Harcamaya korkar, paylaşmaya çekinir, kendine bile kıyamaz. Oysa ölüm geldiğinde ne kasalar açılır ne de banka hesapları mezara taşınır. Geriye sadece yaşanmamış bir hayatın pişmanlığı kalır.
Gerçek zenginlik, sahip olduklarının sayısıyla değil; onlardan ne kadar fayda gördüğünle ve ne kadar fayda sağladığınla ölçülür. Kendine bir kahveyi bile çok gören, sağlığını ihmal eden, ömrünü para biriktirmek uğruna tüketen insan zengin değildir. O, paranın mahkûmudur.
En acı gerçek ise şudur: Dünyanın en fakir insanı cebinde parası olmayan değil, milyonları olduğu hâlde onları kullanamayan, paylaşamayan ve hayatın tadını çıkaramayan insandır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu gerçeği asırlar önce şöyle ifade etmiştir:
“Âdemoğlu, ‘Malım, malım!’ der. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve Allah yolunda verip ahirete gönderdiğinden başka malın mı var?”
(Müslim, Zühd, 3)
Ne kadar düşündürücü değil mi? Gerçekte bizim sandığımız malların büyük bölümü bizden sonra başkalarının olacaktır. Asıl bizim olan; hayırda kullandığımız, paylaştığımız ve iyiliğe dönüştürdüğümüz servettir.
Unutmayalım ki para yalnızca bu dünyada geçerlidir. O hâlde onun hakkını bu dünyada vermek gerekir. Kendine, ailene, dostlarına ve ihtiyaç sahiplerine fayda sağlamayan servet; sahibini yüceltmez, aksine esir alır.
Hayat, banka hesabındaki rakamlarla değil; yaşanmış anılarla, paylaşılan mutluluklarla ve geride bırakılan güzel izlerle anlam kazanır. Malın bekçisi olmak yerine hayatın sahibi olmayı seçin. Çünkü ömür bir kez verilir; para ise her zaman yeniden kazanılabilir.
Bugün sahip olduğumuz her şey yarın başkasının olabilir; fakat yaptığımız iyilikler, paylaştığımız lokmalar ve gönüllere dokunan davranışlarımız ebediyen bizimle kalacaktır. Servetin gerçek değeri kasalarda değil, insan hayatına kattığı anlamda gizlidir.
Vesselam…
Nevzat AKSOY
İNSAN OLMAK MI, SADECE YAŞAMAK MI?
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucular,
Hayat her gün önümüze sayısız ibret sahnesi koyuyor. Kimi zaman bir ölüm haberiyle, kimi zaman bir hastalıkla, kimi zaman da bir mazlumun gözyaşıyla bize sesleniyor. Fakat ne yazık ki bizler, bu kadar açık derslere rağmen hâlâ gerçek anlamda bir ders alabilmiş değiliz.
Okuduk, diploma sahibi olduk. Makam elde ettik, servet biriktirdik, kariyer basamaklarını tırmandık. Ancak bütün bunlara rağmen insanlık mertebesine ulaşabildik mi? İşte asıl sorgulamamız gereken konu budur.
Bugün insanların büyük bir kısmı makamını bir üstünlük aracı, servetini bir gösteriş malzemesi, bilgisini ise kibir vesilesi hâline getirmiştir. Dünya sevgisi gönülleri öylesine kuşatmıştır ki; vicdanlar körelmiş, merhamet duyguları zayıflamış, paylaşma ahlakı unutulmuştur. İnsanlar birbirlerine faydalı olmak yerine birbirlerini geçmeye, ezmeye ve yalnızca kendi çıkarlarını korumaya çalışmaktadır.
Lüks yarışları, gösterişli hayatlar ve bitmek bilmeyen tüketim hırsı toplumun en büyük hastalıklarından biri hâline gelmiştir. Bir yanda israf içinde yaşayanlar, diğer yanda temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar vardır. Buna rağmen vicdanlarımız yeterince sızlamıyorsa, burada ciddi bir insanlık sorunu var demektir.
Oysa gerçek başarı; daha fazla kazanmak değil, daha fazla gönül kazanmaktır. Gerçek zenginlik; banka hesaplarında biriken rakamlar değil, insanların kalbinde bırakılan güzel izlerdir. Makamlar geçicidir, servetler fanidir, alkışlar kısa sürelidir. Fakat Allah rızası için yapılan bir iyilik, bir yetimin başını okşamak, bir mazlumun duasını almak ve bir insanın hayatına dokunmak ebedî değer taşır.
Ne yazık ki bizler yıllarca yanlış yollarda koştuk. Dünyayı kazanma uğruna ahireti, menfaat uğruna kardeşliği, gösteriş uğruna samimiyeti kaybettik. Nice dostlukları çıkar hesaplarına kurban ettik. Nice gönülleri kırdık. Nice fırsatları sadece kendimiz için kullanırken insanlığa hizmet etme sorumluluğunu ihmal ettik.
Artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu dünyadan ayrılırken arkamızda ne bırakacağız? Birkaç tapu, birkaç makam unvanı ve unutulup gidecek bir servet mi? Yoksa dualarla anılacak bir hayat, faydalı eserler ve gönüllerde yer etmiş güzel bir isim mi?
Unutmayalım ki insanın değeri, sahip olduklarıyla değil; faydalı olduklarıyla ölçülür. İnsanlık, konuşmakla değil yaşamakla olur. Eğer bugün hâlâ kalplere dokunamıyor, ihtiyaç sahiplerini göremiyor ve Allah’ın kullarına hizmet etmeyi hayatımızın merkezine koyamıyorsak, ne kadar başarılı görünürsek görünelim aslında en büyük kaybı yaşamışız demektir.
Dünya bir gün bitecek. Makamlar terk edilecek, servetler başkalarına kalacak. Geriye sadece yaptığımız iyilikler ve bıraktığımız izler kalacaktır. İşte bu gerçeği anlamadan geçirilen her gün, insanlığımızdan eksilen bir gündür.
Vesselam
Nevzat AKSOY
Gerçek Sevgi ve Aidiyetin Adı
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız,
Hayatta bazı değerler vardır ki insanın karakterini, düşünce yapısını ve yaşadığı topluma bakışını şekillendirir. Bunların başında da insanın ülkesine, devletine ve milletine duyduğu samimi sevgi gelir. Çünkü gerçek sevgi, sadece sözle ifade edilen bir duygu değil, kalpten gelen bir bağlılık ve sorumluluk bilincidir.
Bir insanın ülkesini gerçekten sevmesi için önce onu canı gönülden istemesi gerekir. Yaşadığı toprakların değerini bilmeli, devletinin varlığını kendi varlığıyla bir tutmalı ve milletinin huzurunu kendi huzuru olarak görmelidir. Ülkesinde yapılan her yatırım, her hizmet, her kalkınma hamlesi ve milletin yararına olan her gelişme karşısında gurur duymak, bilinçli bir vatandaşın en önemli özelliklerinden biridir.
Ne yazık ki bazı insanlar yapılan güzellikleri görmek yerine eksikleri büyütmeyi tercih ederler. Oysa olgun ve erdemli insan, eksikleri görürken güzellikleri de takdir etmeyi bilir. Çünkü gelişmenin ve ilerlemenin temelinde yapıcı düşünce vardır. Ülkesinin başarısıyla mutlu olan, sıkıntıları karşısında çözüm arayan insanlar toplumların en büyük gücüdür.
Gerçek vatan sevgisi; çalışmak, üretmek, dürüst olmak ve yaşadığı topluma fayda sağlamaktır. İnsan sadece kendisi için değil, içinde yaşadığı toplum için de sorumluluk taşımalıdır. Çevresine örnek olan, gençlere doğru yolu gösteren, birlik ve beraberliği savunan kişiler milletlerin geleceğini aydınlatan meşalelerdir.
Ben kendi adıma, ülkemi, devletimi ve milletimi sevme duygusunu kalbimde taşıdığım için Yüce Allah’a sonsuz şükrediyorum. Çünkü insanın yaşadığı topluma karşı iyi niyet beslemesi, onun yükselmesini istemesi ve elde edilen başarılardan sevinç duyması büyük bir nimettir. Asıl zenginlik de insanın gönlünde taşıdığı bu güzel duygulardır.
Temennim odur ki toplumumuzun her ferdi; kin, ayrılık ve önyargılardan uzak durarak iyi niyet, sevgi, saygı ve sorumluluk duygularıyla hareket etsin. İnsanlarımız birbirinin başarısıyla gurur duysun, birbirinin sıkıntısını paylaşsın ve ortak değerler etrafında kenetlensin. Çünkü güçlü toplumlar, birbirine güvenen ve ortak hedeflere inanan insanların omuzlarında yükselir.
Unutulmamalıdır ki bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ekonomisinde, teknolojisinde veya sahip olduğu imkânlarda değildir. Asıl güç; vatanını seven, milletine bağlı, iyi niyetli, çalışkan ve ahlaklı insanlarının varlığındadır. Bu değerlere sahip nesiller yetiştikçe ülkemiz daha güçlü, daha huzurlu ve daha aydınlık yarınlara ulaşacaktır.
Netice olarak; ülkesinin gelişmesini isteyen, devletinin güçlenmesinden mutluluk duyan ve milletinin refahı için samimiyetle çaba gösteren insanlar, toplumun en kıymetli fertleridir. Gerçek aidiyet, gerçek sevgi ve gerçek vatandaşlık bilinci işte tam da budur. Rabbim milletimizi birlik ve beraberlik içinde daim eylesin, ülkemizi her alanda daha güzel yarınlara ulaştırsın.
Vesselam
Nevzat AKSOY







