KEMALİZM VE BATILILAŞMA FELSEFESİ

Ferruh SİDAR

KEMALİZM VE BATILILAŞMA FELSEFESİ

Giriş:

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da bulunan tek İngiliz gazeteci Grace Ellison, Atatürk’le
yaptığı söyleşide; Ulu Önder’in devrimi siyasal ideolojilerle dondurmanın olanaksız olacağı
yönündeki görüşlerini aktarırken, “Kemalist” sözcüğünün Ulu Önder tarafından: “Bu kelime
hareketin ruhunu anlatmıyor. Ben ölsem de canlı da kalsam hareket devam edecektir,” diye
vurgulandığına dikkat çekiyor. Ş. Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında “Atatürk bir öğreti
adamı mıydı?” diye attığı bir ara başlıkta: “Hayır, o bir öğreti adamı değildi. Çünkü Atatürk
sistemleştirilmiş, tartışılsa bile fikir ve hareket prensipleri belli, sınırlı bir fikir sistemine
kendini bağlamadı. Zaten fikri hazırlığı ve nazari biçimlenmesi de buna göre değildi,”
diyerek bir değerlendirmede bulunuyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Cumhuriyet Halk
Partisini kastederek; “- Paşam, bu partinin doktrini yok,” deyişine, Atatürk’ün: “Elbette yok
çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz,” deyişini de görüşlerini desteklemek
açısından aktarıyor. Ahmet Taner Kışlalı ise, Kemalizm’i akla ve insancıl değerlere dayalı,
çağdaş bir toplum özlemine yanıt veren, geri kalmışlıktan kurtulma istencini yansıtan bir
ideoloji olarak tanımlamaktadır.

Atatürk’ün geliştirdiği dinamik yapı değerlendirilirken temel ilkelerin savaş alanlarının
yanında kongre ve meclislerde geliştirildiği unutulmamalıdır. Bu yapının ideoloji olarak
nitelenmesi devrim sürecinin dingin hale geldiği süreçtedir. Başka bir deyişle, CHP
programına 1931 Kurultayında giren “Altı Ok İlkesi”yle birlikte “Kemalist,” 50’li yıllardan
sonra da “Kemalizm” kavram olarak dillendirilmeye başlanmıştır.

Atatürk’ün çağdaşlaşma tasarımını farklı kavramlarla dillendiren pek çok yerli ve yabancı
düşünür vardır. Kim, hangi vurguyla Ulu Önder’i tanımlarsa tanımlasın, kurumlarının
yanında, gelişme ve çağdaşlaşmaya ilişkin görüşleri benimsenmişse eğer sorun yoktur. O’nun
dinamik ilkelerinin anlaşılmasıdır esas olan.

Kavramları kendi kalıpları içinde değerlendirmek, kendileriyle veya birbiriyle çarpıştırmak
istenmeyen bir ayrışmayı besleyebilir. Ki böyle bir gelişme de gözlenmektedir ne yazık ki.
Kemalizm’in “tutucu,” Atatürkçülüğün “yenilikçi” bir bakış açısı taşıdığına ilişkin tartışmalar
özel bir amaç taşımıyorsa eğer, gerçekten akıl tutulmasının bir yansımasıdır. Bu tutum, her iki
koşulda da Atatürk karşıtlarını sevindirip-umutlandırmaktan öte hiçbir anlam taşımaz.

Devrimler halkların liderlerine güvenerek gerçekleştirdiği bir eylemdir. Fransız Devriminin,
Bolşevik ve diğer sosyalist devrimlerin kanlı serüveniyle Türk Devriminin demokratik ufku
ve insan değerinden başlayan aydınlık yolu karşılaştırıldığında Atatürk’ün bakış açısına biraz
daha yaklaşmış oluruz. O, devrime karşı dövüşecek olanlara fırsat vermeyen bilgeliği ile
ulusunun kanını esirgemiştir. Bu konuda, “İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirinin
boğazına saldırtmak insanlık dışı ve son derece üzüntü verici bir yöntemdir. İnsanları mutlu
edecek tek amaç, onları birbirine yaklaştırarak, birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve
manevi gereksinimlerini gidermeye yarayan davranış ve güçtür. Dünya barışı için de;
insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ülkü yolcularının çoğalmasına ve başarılı
olmasına bağlıdır,” diyordu.

İlkeler:
Kimi çevrelerce kült olarak da nitelenen Kemalizm’in “Cumhuriyetçilik” ilkesi, Atatürk’ün
kafasında biçimsel bir yapıyla sınırlı değildi, doğrudan demokrasiye yönelik olduğunu
biliyoruz. Avrupa genelinde otoriter bir yapıya yöneliş varken, oraya oranla, daha demokratik
bir nitelik taşıyordu. Faşizmin üniversitelerden süpürdüğü 142 Alman’ın uzun bir süre
kalmak arzusuyla Türkiye’ye gelmesi, Türkçe öğrenerek Türkçe ders verme istekleri
diktatörlükten kaçarak diktatörlüğe sığınma eğiliminden değildir herhalde, bu seçkin
aydınların akılsız olduğunu kimse düşünmez kuşkusuz.

Yukarıda da vurgulandığı gibi, demokrasiye ilişkin bu günkü konumumuz pek çok gerekçenin
yanında karşı devrimin serüveniyle ilintilidir…
Toplumun evrimleşmesi açısından bakıldığında, Atatürkçülüğün en devrimci yanı siyasal
ideolojisinde belirleniyordu. Siyasal değişmeyi etkileyen evrim süreçleri içinde Osmanlı
İmparatorluğu’nun meşrutiyetçi akımlarına yer açmak gerekirse de cumhuriyetçilik bütün bu
evrimleşme sürecini aşan ve de meşrutiyetçilik çerçevesinde düşünülmesi mümkün olmayan
bir eylemdir. Bu büyük değişimi gerçekleştiren Kemalizm, toplum üzerinde yeni siyasal
düzenin sahibi olarak egemenliğini kurmuş ve diğer devrimleri bu egemenliğe dayanarak
gerçekleştirmiştir.

Yayılımcı olmayan, “Yurtta sulh, cihanda sulh,” diye nitelenen, başka bir söyleyişle barışçıl
bir ilke olan “Milliyetçilik veya ulusçuluk” ilkesi ırkçılığı reddetmektedir. Bunun en belirgin
dillendirilmesi de Atatürk’ün “Ne mutlu Türk olana,” yerine, “Ne mutlu Türk’üm diyene,”
deyişiyle yapılmış olmasıdır. Rum, Çerkeş, Ermeni, Yahudi, Arap ve diğerlerinin oluşturduğu
bir ulusçuluktur vurgulanan anlayış. Sağcı ve tutucu olmayan bu ulusçuluk Türkiye’yi
bölgenin veya İslam dünyasının en güçlü devleti yapmak gibi sınırlı hedeflere yönelik
değildi. Türkiye’nin, en ileri ve gelişmiş ülkelerle yarışabilir olmasını hedefliyordu; askeri ve
ekonomik gücün yanında, bilim, insan hakları, sanat gibi konularda da ön sıralarda yer
almaktı Türk ulusçuluğu…

Ulusçu yaklaşım dört alanda yapılan devrimlerle pekiştirildi. Türk dili, Türk tarihi, ekonomi
ve siyaset. Türk dili çeşitli gurup ve sınıflar arası farklılaşma nedeni olmaktan çıkartılmış,
ulusal bütünlüğü sağlayıcı bir işlev görmesi sağlanmıştır. Türk Dil Kurumu’nun kuruluş
gerekçelerinden biri de budur zaten. Ulusal kökenler ve ulusun tarih içindeki gelişimi ulusçu

bir görüşle ele alınması için Türk Tarih Kurumu kuruldu ve ulusal kimliğin güçlenmesi
hedeflendi. Ulusal ekonomiyi yaratmak için etkinlikler yapıldıktan başka, ulusal burjuvasının
desteklenmesi yönünde adımlar atıldı.

Halktan yana siyaset güden “halkçılık ilkesi” bütün sınıfları kapsayan bir kavramdır. Böyle
olmakla birlikte, öncelikle dar gelirli olan köylüleri, işçileri ve diğerlerini amaçlar. Onları
kalkındırmayı, toplumsal adaleti sağlamayı hedefleyen maddi ve kültürel bir anlayıştır. Tek
parti döneminde halk dalkavukçuluğundan ve oy avcılığından uzak, diğerleri gibi içtenlikli
bir ilkedir… Kanunlar önünde mutlak eşitçiliği kabul eden, hiçbir ferde, aileye, sınıfa,
cemaate ayrıcalık tanımayan bir anlayıştır halkçılık. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın bir
sonucu olan böyle bir halkçılık, ekonomik bir siyaset aracı olan devletçilikle bütünleşti.
Halkçılık ve ulusçuluk üzerine kurulan devletçilik ilkesi sonunda kapitalist bir sınıfın ortaya
çıkmasına neden oldu. Halkçılık, siyasal niteliği yanında, toplumdaki kültürel ikiliği yok
etmeyi amaçlayan bir özellik taşır. Parti programında, bu konuda: “Türkiye Cumhuriyet’i
halkını, ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil, fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü
bakımından türlü hizmetlere ayrılmış bir cemaat saymak esas prensiplerimizdendir,”
denmektedir.

“Devletçilik” deneyimlerle geliştirilmiş bir ilkedir. Türkiye’de yeni yeni gelişen kapitalist
sınıf 20’li yıllarda elle tutulur bir sanayi kuramayınca, ayrıca 1929 ekonomik bunalımının
getirdiği sıkıntıların kıskacına girildiğinde yaratılan bir yöntem. Bu ilke ile Atatürk
döneminde ve daha sonraki yıllarda pek çok sanayinin temelleri kuruldu. Amaç, devletin
denetim altında tuttuğu bir ekonomi değil, olanaklı olduğu ölçüde yabancı denetiminden
bağımsız, ulusal bir ekonomi yaratmaya yönelikti. Böylece devlet işlerinde çalışan insanlara
da düzgün konutlar, okul, sağlık hizmetleri, sosyal ve kültürel olanaklar sağlandı. Sosyal
devlet işlevi de yerine getirilmiş oldu. Devletçiliğin o dönemde Avrupa’da da yaygın olduğu
unutulmamalıdır. Bu ilkeden bir ölçüde ayrılma girişimlerinin 80’li yıllardan sonra geliştiğini
ve halen bu yönde çalışmaların sürdüğünü biliyoruz. Yine de gelişmişlik düzeyi ne olursa
olsun, devletlerin milli çıkarlar nedeniyle bu ilkeden büsbütün ayrılmayacağı da bir gerçektir.

“Laiklik,” çağdaş devlet kuramını tamamlayan siyasal, hukuksal ve toplumsal bir ilkeydi.
Diğerleri gibi, bu ilke de Osmanlı düzenine bir tepki olarak biçimlendi. Devlet ve dinin
ayrılması bakımından siyasal bir ilke olmanın ötesinde dinin hukuksal, eğitimsel ve kültürel
alandan soyutlanmasını da amaçlıyordu. Eğitimin birleştirilmesi, medeni yasanın kabulü ve
Halifeliğin kaldırılması ve benzeri örnekler gibi. Bu nedenlerle Cumhuriyet kadrolarının dine
karşı olarak suçlandıklarını biliyoruz. Altı yüz yıllık İslam dininin egemenliğinde sürdürülen
toplumsal, kültürel ve siyasal yaşamın yerle bir edilişi nedeniyle karşıtlığın olacağı
kaçınılmazdı kuşkusuz…

Bugün dönüp dönüp kıyafet devrimine ilişkin akıl almaz cümleler kuran ve “türban”a özgü
simgesel yaklaşımları reddeden kişilerin 25 Kasım 1925 tarihinde “fes”i yasaklayan yasanın
kabulü aşamasında nasıl kıyametler koptuğunu bilmiyor olmaları düşünülemez. Meclis içinde
ve dışında şaşkınlık yaratacak biçimde tepkilere yol açan bu yasa dinci-gelenekçi ve gerici
gurupları çileden çıkarmıştı adeta. Atatürk bir simgeye saldırarak hem halkın görünümünü
çağdaşlaştırmak istemiş hem de çağdaşlaşma çabalarına karşı gösterilebilecek direnmeleri
kırmayı amaçlamıştı. Başka bir söyleyişle, Atatürk’ün kıyafet devrimini çarşaf yerine

elbiseyi, fes yerine şapkayı getirmek amacıyla yaptığı söylenemez elbette. Bu devrimin
amacı, geleneklere tutsak olmuş, değişimlere karşı çıkan kafalara, değişmenin kaçınılmaz bir
toplumsal gerçek olduğunu göstermekti.

Atatürkçülük ya da Kemalizm’in dine karşı bir öğreti olarak algılanıp damgalanmasının
nedeni, dini ve geleneği, bir siyasal güç olarak kontrol altına almış olmasından ve toplumu bu
yöntemle devrimlere hazırlamasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, Mustafa Kemal’in
bu tavrı İslam dinine karşı değildi…

Aydınlanmayı Türkiye’de her yere ve herkese yaymak ve bütünsel kalkınmayı
gerçekleştirmek için etkin çabalar göstermektir “devrimcilik” ilkesi. Bu ilke hedefine
ulaşmamış olsa da hâlâ gündemdedir…
Atatürk, devrimciliği altıncı ilke olarak biçimlendirirken, benimseme sürecine yardımcı
olacak zaman dilimi içerisinde (yeni toplumun oluşturulmasında gerçekleştirilmiş olanlara)
yeni devrimlerin de eklenmesi gerektiğini düşünmüştü. Devrimlerini Türk gençliğine emanet
etmesinin gerekçelerinden biri de buydu. Kısa sürede yok edilmeyecek olan eski düzene bir
tepki olan “devrimcilik,” o’nun en belirgin niteliğiydi…

Kazanımlarımızı kısaca, laiklik ilkesinin devlete temel yapılması, saltanat ve halifeliğin
kaldırılması, ulus kavramının demokratik içerikli olarak nitelenmesi, insanları uyruk
olmaktan kurtarıp, dil-din-ırk-cinsiyet ayrımı gözetmeden, devleti kuran ve egemenliğin asıl
sahibi olan yurttaş konumuna yükseltilmesi, uluslararası ilişkilerde bağımsızlığı kısıtlayan her
türlü bağın kaldırılması, İsviçre gibi Batı Avrupa toplumlarına bile öncülük edecek olan
uygulamalar içeren Türk Medeni Yasası’nın kabulü, insanlığın ilk kez tanık olduğu eğitim ve
kültür devriminin yapılması, hem bireyi hem de devleti koruyan bir ekonomik sistemin
benimsenmesi, yazı-dil-sanat-giyim gibi üstün değerlere ilişkin devrimler biçiminde
sıralayabiliriz. Yalnızca çarpıtılmış İslami anlamaları değil, Avrupa’nın düşünme biçimini de
aşan Atatürk Devrimleri için Fransa Başbakanı Prof. Edouard Herriot, “ Paşa, size nasıl
hayran olmayayım, Ben Fransa’da laik bir devlet kurmuştum. Bu hükümeti, Papa’nın
Fransa’daki temsilcisinin yardımıyla papazlar devirdi. Siz ise bir halifeyi kovdunuz ve gerçek
anlamda laik bir devlet kurdunuz. Siz bu bağnazlık içinde laikliği bu topluma kabul
ettirdiniz,” demişti.

Batılılaşma felsefesi:

İmparatorluk dönemlerindeki Batılılaşma çabalarındaki başarısızlıkların nedeni yapılan
eylemlerin nitelikleriydi. Gerekli toplumsal, ekonomik ve siyasi temeller atılmadan Batı
kurumlarını aktarma girişimleri umutsuzdu.

Atatürk’ün Batılılaşmaya ilişkin gerçekleştirdiği eylemin başarısı toplumun güç dağılımını,
dinsel ve geleneksel nitelikten çağdaş ve demokratik niteliğe aktarmasıyla ilintilidir. Halk
egemenliği kavramını yeni toplumu yaratmakta temel öğe olarak kullanmış, böylece

devrimlere karşı ortaya çıkacak direnmeleri en aza indirmiştir. Bilindiği gibi devrimler, bölük
pörçük uygulamalar halinde değil, tutarlı ve bir bütünün anlamlı parçaları olarak sunulmuştur.
Yeni bir düzenin ayrılmaz parçası olarak gerçekleştirilen devrimler yaklaşık 10 yılda
gerçekleştirilmiştir.

Bağımsızlık Savaşı ve devrimler emperyalizme karşı yapılmıştı. Atatürk’ün emperyalizme
karşı savaşırken, araç olarak, onun kendi silahını seçmesi ilgi çekicidir. Batı tipi bir toplumun
yaratılması, O’nun Batı Emperyalizmine karşı geliştirdiği bir savunmaydı. Bu nedenle bütün
devrimler, olanaklı olan hızla Batı tipi bir toplumsal yapı oluşturmaya yöneldi. Halkçılık,
devletçilik, laiklik ve diğerleri Batı ülkelerinin toplumsal ve ekonomik niteliklerine ulaşmak
için kullanılan kestirme yollardı.

Atatürk Devrimi aydınlanma hareketidir. Modeli ve esin kaynağı 18.yy da Avrupa’da
başlatılmış olan aydınlanmadır. Aydınlanmanın gerisinde bilindiği gibi hümanizm hareketiyle
Rönesans vardır. Hümanizm zihnin sınırsız özgürlüğüdür. Bu özgürlüğe kavuşan zihin, taklit
ve kopyacılıktan uzak durur. Hümanizm insan, doğa, sanat ve yurt sevgisi gibi özellikler taşır.
Hümanist bir devlet adamı olan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın en tehlikeli anlarında bile din
savaşı ilan etme yoluna gitmemiştir. Başkomutanlık Meydan Savaşı’ndan sonra tutsak düşen
Yunan Başkomutanı General Trikupis önüne getirildiğinde gösterdiği centilmenlik, İzmir’de
ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemeyi reddetmesi, Anzak ölüleri için
yazdıkları O’nun hümanistliğini gösterir.

Atatürk Batılılaşmadan, çağdaş uygarlık düzeyine erişmeyi anladığını hiçbir kuşkuya yer
vermeyecek biçimde birçok kez açıklamıştır. O’nun anlayışı bir dış politika ilkesi değil, iç
politika ilkesiydi. Atatürk, ülke içindeki devrim hareketleri ile dış politikada Batıya
bağlanmayı özenle birbirinden ayırmıştı. İkinci dünya savaşından sonra Türkiye’yi
yönetenlerin Batıya bağlanma arzuları elbette tartışmaya açık bir yaklaşımdır. Ancak
Atatürk’ün Batılılaşma felsefesinden farklı bir anlayıştır.

Batılılaşma stratejisinin en önemli yönlerinden biri de tamamen özgür bir irade ile, hiçbir dış
etki ve baskıya maruz kalmadan, Batılı devletlerin telkin ve zorlamaları olmadan yapılmış
olmasıdır.

Atatürk’ün Batılılaşma felsefesini “kalkınma modeli” ile açıklamak belki de en kestirme
yoldur. Batı’dan makineleri, araç ve aletleri ve de fabrikaları almak yetmez. Çünkü alınan bu
teknolojinin arkasında Batı bilimi vardır. Onu da almaz isek, aldığımız teknoloji iğreti ve
köksüz olur. Ne var ki, bilimin üst sınırlarında felsefe yatmaktadır. O halde Batı’nın felsefesi
ve onun parçası olduğu insan bilimleri de toplumsal bilimlerle birlikte alınmalıdır. Felsefenin
gelişmesi için onun sezgisel yönleri, sanat ve kültürle olan ilişkisi de çok değerlidir. Kısaca,
bilim-teknoloji-felsefe-kültür ve sanat bir bütündür. Bu değerlere ve düşünce özgürlüğüne
saygı göstermeksizin gelişmek olanaksızdır…

Yukarıdaki düşünü ışığında Atatürk’ün kurmuş olduğu kurumları sıralamak gerekmez
sanırım. Batı felsefesinin ışığındaki bütünsel kalkınma modelinin tersi, bu düşünüyü

değerlendirmek açısından önemlidir. Arap dünyasına petrolden sağlanan dövizlerle akan
teknolojiler baş döndürücüdür. Uçaklar, otomobiller, fabrikalar, bilgisayarlar, her türlü eşya
ve aletlerin yanında, teknolojik konutlar, deniz suyu arıtma tesisleri ve akla gelen her şey.
Böyle olmakla birlikte 8. Yüzyıla eşdeğer bir yaşam sürdürüyor oldukları da ortadadır.

Osmanlı Devleti’nin son iki yüz yıllık döneminde devleti kurtarma çabaları içinde en dikkat
çekici fikir akımı Batıcılık olmuştur. Özellikle Cumhuriyetin laboratuarı olarak görülen
Meşrutiyet devri fikir tartışmaları ortamında yetişen Mustafa Kemal Atatürk’te Batılılaşma
düşüncesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından itibaren çağdaşlaşmanın, çağdaş bir
devlet ve toplum olmanın temelini oluşturmuştur. Öncelikli hedef olan Anadolu’nun işgalden
kurtarılması sonrasında ve Lozan’da bir barış antlaşmasının imzalanması ile, hızla devrimlere
girişilmiş, yeni devletin Batılı anlamda modern, çağdaş bir devlet olması için İmparatorluktan
devreden bütün kurumlar terk edilerek yerlerine çağdaş kurumlar oluşturulmuştur. Bu amaçla
gerçekleştirilen devrimlerin hepsi Türk toplumunu Batı toplumları gibi çağdaş ve modern bir
toplum haline getirmeyi hedefliyordu. Bu devrim hareketleri içinde temel hareket noktası ise
daima Batılılaşma fikri olmuştur. Ancak Mustafa Kemal, pek çok yenilikçiden farklı olarak
salt bir modernleşmeden öte, toplumun ve devletin yapısında temelden değişikliklerin
zorunlu olduğuna inanmış, kültür ve medeniyet tartışmalarını bir yana bırakarak, Batı
medeniyetinin bir bütün olarak alınmasından yana olmuştur.

Atatürk’ün: “Milletimizin hedefi, milletimizin ideali bütün dünyada tam anlamı ile medeni
bir sosyal toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hürriyet ve
bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserlerle uyumludur. Medeni eser
meydana getirmek kabiliyetinden yoksun olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrı
tutulmaya mahkûmdurlar. İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi doğrulamaktadır. Medeniyet
yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veyahut
bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cahilliği ve tedbirsizliğinde bulunanlar,
medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar. Medeniyet yolunda başarı
yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, ekonomik hayatta, ilim ve fen sahasında başarılı olmak
için tek gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve geçime egemen olan kuralların zaman ile
değişme, gelişme ve yenilenmesi zorunludur. Medeniyetin buluşlarının, tekniğin
harikalarının, dünyayı değişiklikten değişikliğe uğrattığı bir devirde, asırlık köhne
zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığın korunması mümkün değildir.” diyerek, yapılanları
yeterli görmediğini ve Türk milletine yeni ve sürekli bir hedef gösterdiğini biliyoruz.

Genel değerlendirme ve sonuç:
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve Türk Devrimi’ni gerçekleştiren Atatürk’ün bütünleyici
düşünceleri açık ve nettir. Bu nedenle O’nu parçalara bölerek akıl dışı düşünüler üretmek
anlaşılmaz bir şeydir. Dahası, “Beni anlayın, yeter,” demesine karşın, “Seni anlamadık,
anlamıyoruz,” demektir. Krallık, hanedan düzeni ve derebeyliğe karşı çıkan kapitalist
uygarlık düzeni ile, yine kapitalizme karşı olan tepkilerin ürünü Marksist ve sosyalist
tasarımlar Türk Devriminin ayrıcalığını göstermektedir. “Adımızı koyalım, kapitalist miyiz,
sosyalist miyiz, Bolşevik miyiz,” diye soranlara Mustafa Kemal: “Efendiler, değişimlerin
durgun ve değişmez kuralları olmaz, onun için biz benzememekle ve benzetmemekle
övünmeliyiz, kendimiz olmalıyız,” demişti. 21.yy. koşullarının gerektirdiği bir biçimde

yapılacak olan analizlerle devrimin tamamlanması gerekirken kısır değerlendirmelerin
gölgesinde, adeta patinaj yapıyor olmak hüzün vericidir. Elbette, bu hüznün derinliklerinde
yatan karşı devrimcilerin gelişip-serpilmesine olanak sağlayan koşulları göz ardı edemeyiz…

Düşünce özgürlüğünün uzantısı olarak demokrasilerde tartışılabilir olmayan hiçbir şey
yoktur. M. Kemal Atatürk: “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir
donmuş ve kalıplaşmış ilke bırakmıyorum, benim manevi mirasım, ilim ve akıldır,” dediğine
göre, O’nun tasarımları da tartışılamaz değildir elbette. Değişimin durgun ve değişmez
kuralları olmadığını vurgulayan bir liderin çağdaşlaşmaya açık olan tasarımları tartışılırken
sorun yaratan şey, O’nu anlamama ve bilinçli bir biçimde aşındırma yapmadır.
Batı’dan esinlenerek ürettiği bir felsefe ile kurulan Türkiye’de Atatürk ilkelerinin hangi
gerekçelerle tartışıldığı iyi irdelenmelidir. Ve de Kemalizm’i: Artık aşılması gereken tarihi bir
fikirler bütünü diye niteleyen kesimin maksatlı olduğu daima anımsanmalıdır…
Batı kaynaklı felsefede değişim değil, gelişme olmuştur. Batıda, özelleştirmelerle birlikte
devletçilik mi, laiklik mi, ilerleme ve yenileşmenin karşılığı olan devrimcilik mi, kişi hak ve
özgürlüklerinin karşılığı olan halkçılık mı ve de ulusalcılık mı terk edildi. Ulusalcılıktan ödün
vermemek için ekonomik birliktelikten öte geçemeyen Batıda siyasi birlikteliğin bir türlü
kurulamayışına tanıklık etmiyor muyuz? Kaldı ki bu proje gerçekleşse bile, ulusalcılık
anlayışından vazgeçişin çok sınırlı olacağı da bilinmektedir. Özetleyecek olursak eğer,
Atatürk’ün Batı’dan esinlendiği ilkeler Batıda da günceldir. Bu ilkelerin Batıya eş değer
gelişmiş olmaması ise Ulu Önder’den sonraki yönetimlerin beceriksizliği ile ilgili bir
durumdur.

Atatürk ilkelerinin güncelliği konusunda fikir birlikteliği olan tanınmış pek çok siyaset
bilimci ve siyasetçi vardır. Aşağıdaki iki örnek yeteri kadar doyurucudur sanırım.
Gorbaçov: “Atatürk belli bir şeyi kendisine dogma olarak kabul etmemiştir. Yeni ve genç
topluma belli bir yön vererek, kendine özgü bir yolda yürümesini değil, toplumun istediği bir
rejimi bulmasını istiyordu. Mustafa Kemal Atatürk akıllıca davrandı, ancak zaman yetersizdi.
Yaptıkları onun ne kadar büyük bir insan olduğunu gösteriyor. Atatürk’ün mirasına saygı
gösterilmelidir. Zira onun ilkeleri sadece Türkiye için değildir. Söz konusu ilkeler, bugün
karşımıza çıkan problemlerin çözümünde de önemini yitirmemiştir. O’nun düşüncesi
yaşlanmadı. O, sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecektir de. Atatürk’ün ilkeleri
günümüzde de günceldir,” demektedir. Konuşmasının sonundaki “Sovyetler Birliği’nde
totaliter rejime son verilmesine ilişkin kınamalar faydasızdır, yenik düşen sosyalizm değil,
uygulanan totaliter, dikta model idi. Herhangi bir ülkenin refahı için liberal değerlerin yanı
sıra, sosyal değerlere de gereksinim vardır,” vurgusu ise, Atatürk’ü bir diktatör olarak
değerlendirip, düşünce sistemini de totaliter olarak gösterme çabasında olanlara yanıt
niteliğindedir.

Varşova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jerz J Wiatr’ın görüşleri de şöyledir:
“Tarihte, kendilerinden sonra etkileri de kaybolan sayısız büyük adam yanında, daha az
olmakla birlikte kalıcı izler bırakanlar da vardır. Fakat etkileri kendi milletlerinin tarihlerini
aşıp, beynelmilel olanlar özellikle çok enderdir… Kemalizm’in devrimci ideoloji olarak hem
birçok Asya ve Afrika hem de bir yere kadar Latin Amerika ülkelerinin siyasi
gelişmelerindeki etkisinden dolayı Kemal Atatürk’ün son kategoridekilerin önde gelen bir
örneği olduğudur. Popüler gazetecilik ve siyasal bilimler dilinde sık sık Mısır veya

Arjantin’de, Nijerya veya Brezilya’da, Endonezya ve Irak’taki genç Türklerden bahsedilir. Bu
terimin altında yatan Kemalizm’in yalnız Türkiye’de değil, genelde gelişmekte olan
ülkelerdeki etkisinin takdiridir. Kemalizm’in niçin başarılı olduğunu kendimize sormalıyız.
O’nu Türkiye’deki ilerici gelişmenin yaşayabilen ve etkisini sürdüren bir ideoloji ve gelişen
dünyadaki diğer birçoklarına cazip bir model yapan nedir? Kemalizm, benzeri ilk defa
gelişmekte olan bir ülkede görülen ve tarihi deneyimden geçmiş bir gelişme ideolojisidir.
Samuel P. Huntington, birçok ülkenin modernleşme sorunlarıyla mücadele ettikleri yolun
rastlantı veya talihin eseri olduğuna karşılık, Türkiye’deki değişiklik sırasının Mustafa Kemal
tarafından bilinçli olarak planlandığını ve birlik-otorite-eşitlik örneğinin en etkili
modernleşme sırası olduğunu yazmaktadır. Türk Devrimi’nin anlamı altı prensibin içindedir.
Bu ilkeler, Türkiye’nin yeni siyasal kültürünün en esaslı görüşünü oluşturmuştur. Geleceğin
reformcuları kendi çalışmalarının ideolojik çatısını araladıklarında, Kemalizm’de millet
yaratma, modernleşme ve sosyal reformların örneklerini gördüler. Nasır’ın “İnkılabın
Felsefesi” ideolojik birleştirmenin ilginç bir örneğidir, ki burada Kemalizm’den faydalanma
çok önemli bir rol oynamaktadır…”

KAYNAKÇA;

Kitaplar;
M.K. ATATÜRK / Söylev: Düzenleme/ H.V. Velidedeoğlu
Taner TİMUR/ Türk Devrimi ve Sonrası
Sina AKŞİN/ Türkiye’nin Yakın Tarihi
Emre KONGAR/ Türkiye’nin Toplumsal Yapısı
Ş.S. AYDEMİR/ Tek Adam
Bernard LEVİS/ Modern Türkiye’nin Doğuşu
Lord KİNROS/ Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu
Turgut ÖZAKMAN/ Cumhuriyet
Tevfik ÇAVDAR/ Türkiye’nin Demokrasi Tarihi
Ferruh SİDAR/ Büyük Kin’in Kısa Öyküsü; Karşı Devrim
Makale ve internet notları;
Mesut ERŞAN/ Atatürk’ün Batılılaşma Düşünceleri
Ferruh SİDAR/ Atatürk’e İlişkin Notlar/ Deneme ve Makaleler
İnternet kaynaklı kısmi not derlemeleri
Özer Ozankaya, Muzaffer Ender ve İhsan Tayhani’nin yapıtlarından derlemeler

 

  • Çankaya Gazetesi

    1984 yılında yayın hayatına başlayan ÇANKAYA GAZETESİ nin merkezi Ankara dır. Ender Yoldar' ın yönetiminde Atatürk İlke ve İnkılaplarına, Milli ve Manevi değerlere bağlı bağımsız ve tarafsız bir gazetedir.

    Related Posts

    ‘Eyyam-ı Bahur’,sıcakları nefes aldırmıyor !

    Halk arasında genellikle temmuz sonu ile ağustosun ilk haftası arasında yaşanan aşırı sıcak dönemleri ifade etmek için kullanılan ‘Eyyam-ı Bahur’, meteorolojik bir terim olmamakla birlikte geleneksel takvimde sıcak günleri tanımlıyor.…

    Kaymakamdan Çay Hasadı !

    KAYMAKAM ÇAY BAHÇESİNE GİRDİ Kemalpaşa Kaymakamı Ayşe Karaca Nas, eşi Vali Yardımcısı Tunahan Nas ile birlikte ilçede devam eden çay hasadına katılarak üreticilerle bir araya geldi. Haber:Hayati Akbaş KEMALPAŞA-Kemalpaşa Kaymakamı…

    Gözden Kaçırmayın

    Özel :Savunma hakkı asla kısıtlanamaz

    Özel :Savunma hakkı asla kısıtlanamaz

    “Uygun yerde, makul bir süre içinde savunmanı alacağız”

    “Uygun yerde, makul bir süre içinde savunmanı alacağız”

    ÇANKAYA PARKLARI ONARIMDAN GEÇİYOR

    ÇANKAYA PARKLARI ONARIMDAN GEÇİYOR

    Özdağ, Pazar yerinde halkın sorunlarını dinledi

    Özdağ, Pazar yerinde halkın sorunlarını dinledi

    Çankaya da DAYANIŞMA MERKEZLERİ İHTİYAÇ SAHİPLERİYLE DAYANIŞMAYI BÜYÜTÜYOR

    Çankaya da DAYANIŞMA MERKEZLERİ İHTİYAÇ SAHİPLERİYLE DAYANIŞMAYI BÜYÜTÜYOR

    GÜRER: “İNTİHAR VAKALARINDA ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR”

    GÜRER: “İNTİHAR VAKALARINDA ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR”